Ailemizi Genç Bir Kadın İçin Terk Eden Adam: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Yeter artık, Kemal! Bir kere olsun bana doğruyu söyle!” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an mutfağın ortasında, ellerim bulaşık deterjanına bulanmış, gözlerimse yaşlarla dolmuştu. Kemal, gözlerini kaçırdı, her zamanki gibi. “Gülseren, abartıyorsun. İşten geç geldim, hepsi bu,” dedi. Ama ben onun gözlerindeki huzursuzluğu, sesindeki yabancılığı çoktan fark etmiştim. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Bursa’nın soğuk bir kış akşamıydı. Pencereden dışarı bakınca, kar taneleri sokak lambasının altında dans ediyordu. Oysa benim içimde fırtına kopuyordu. On sekiz yıllık evliliğimizin, iki çocuğumuzun hatırına susmuştum hep. Ama artık susmak istemiyordum. Kemal’in telefonuna gelen mesajları, işten sonra eve geç gelişlerini, bana olan ilgisizliğini görmezden gelmekten yorulmuştum.

O gece, Kemal’in telefonunu kontrol ettim. Vicdan azabı çekmedim, çünkü artık güvenim kalmamıştı. Ekranda bir isim: “Elif”. Mesajlar, kalpler, özlemler… “Bir an önce seni görmek istiyorum, Kemal.” İçimden bir çığlık koptu. O an, evimizin duvarları üstüme yıkıldı sanki.

Sabah olduğunda, Kemal kahvaltı masasında sessizce oturuyordu. Çocuklar, Melis ve Efe, okula hazırlanıyordu. Onlara belli etmemeye çalıştım ama elim titriyordu. “Kemal, konuşmamız lazım,” dedim. Çocuklar kapıdan çıkınca, gözlerimin içine bakmadan, “Biliyorum, Gülseren. Artık saklayamayacağım. Elif’i seviyorum,” dedi. O an, kalbim paramparça oldu.

“Peki ya biz? On sekiz yıl, iki çocuk, bunca emek? Bunlar hiç mi önemli değil?” dedim, gözyaşlarımı tutamadan. Kemal’in gözleri doldu ama kararlıydı. “Çok yoruldum, Gülseren. Kendimi bulmak istiyorum. Elif’le yeniden nefes alıyorum.”

O gün, Kemal valizini topladı. Çocuklara, “Bir süre ayrı kalmamız gerekiyor,” dedi. Melis ağladı, Efe sessizce odasına kapandı. Ben ise, mutfakta yere çöküp saatlerce ağladım. Annem aradı, “Kızım, sabret. Erkek milleti böyledir, döner geri,” dedi. Ama ben biliyordum, bu sefer dönüş yoktu.

Günler geçtikçe, mahallede dedikodular başladı. “Gülseren’in kocası genç bir kız için evi terk etmiş,” diye fısıldaşıyorlardı. Pazara gittiğimde, komşuların bakışları üzerimdeydi. Kimisi acıyarak, kimisi küçümseyerek bakıyordu. Oysa ben, her sabah çocuklarım için ayağa kalkıyor, işe gidiyor, akşamları onlara yemek yapıyordum. İçimdeki acıyı kimse bilmiyordu.

Bir gün, Melis okuldan ağlayarak geldi. “Anne, arkadaşlarım babamın başka bir kadına gittiğini söylüyor. Ben ne yapacağım?” dedi. Kızımı kucağıma aldım, “Senin hiçbir suçun yok, yavrum. Babanın yaptığı onun ayıbı,” dedim. O an, anneliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha anladım.

Kemal arada bir çocukları görmeye geliyordu. Elif’le birlikte yeni bir eve taşınmışlardı. Bir gün, Efe eve döndüğünde, “Anne, Elif bana oyuncak aldı ama ben istemedim. Babam neden bizimle değil?” diye sordu. Cevap veremedim. Sadece sarıldım, gözyaşlarımı saklamaya çalışarak.

Bir akşam, eski arkadaşım Zeynep aradı. “Gülseren, kendini bırakma. Hayat devam ediyor. Gel, birlikte bir kahve içelim,” dedi. İlk başta gitmek istemedim ama sonra, biraz nefes almam gerektiğini fark ettim. Zeynep’le buluştuğumda, bana sarıldı, “Sen güçlüsün. Kemal’in yaptığı onun zayıflığı. Sen çocukların için ayakta kalacaksın,” dedi. O an, biraz olsun içimdeki karanlık hafifledi.

Aylar geçti. Kemal’in yokluğuna alışmaya çalıştım. Çocuklar da zamanla kabullendi. Ama her gece, yastığa başımı koyduğumda, içimde bir boşluk hissediyordum. Bazen, “Ben nerede hata yaptım?” diye kendime soruyordum. Annem, “Kızım, erkekler doyumsuzdur. Senin suçun yok,” derdi. Ama yine de, insan kendini suçlamadan edemiyor.

Bir gün, Kemal aradı. “Gülseren, çocukları bu hafta sonu alabilir miyim?” dedi. Sesinde bir yorgunluk vardı. “Tabii,” dedim, kısa kestim. Çocuklar babalarıyla gitmek istemedi. “Anne, sen de gelsene,” dediler. Ama ben, o eve adım atmak istemedim.

Bir akşam, Melis yanıma geldi. “Anne, babam Elif’le kavga etti. Bize döner mi?” dedi. O an, içimde bir umut kıpırdadı ama hemen söndü. “Babanın ne yapacağına ben karar veremem, kızım. Biz kendi yolumuza bakacağız,” dedim.

Zamanla, mahalledeki bakışlar değişti. Kadınlar, bana daha çok destek olmaya başladı. Bir gün, komşum Ayşe abla kapımı çaldı. “Gülseren, yalnız değilsin. Biz buradayız,” dedi. O an, gözlerim doldu. Kadın dayanışmasının ne kadar kıymetli olduğunu anladım.

Bir akşam, çocuklar uyuduktan sonra, mutfakta oturup eski fotoğraflara baktım. Kemal’le ilk tanıştığımız gün, düğünümüz, çocukların doğumu… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. “Neden her şey bu kadar hızlı değişti?” diye düşündüm.

Bir gün, Kemal aradı. “Gülseren, özür dilerim. Sana ve çocuklara çok büyük haksızlık ettim. Ama geri dönemem. Elif’le de olmuyor. Kendimi kaybettim,” dedi. O an, içimde bir huzur hissettim. Çünkü artık, onun pişmanlığı beni ilgilendirmiyordu. Ben, çocuklarım için güçlü olmak zorundaydım.

Şimdi, her sabah yeni bir güne umutla uyanmaya çalışıyorum. Çocuklarım için, kendim için… Bazen, “Acaba başka türlü olsaydı, daha mutlu olur muyduk?” diye düşünüyorum. Ama hayat, geriye bakarak yaşanmıyor.

Sizce, bir insan bir başkasını mutlu etmek için kendi ailesini yok sayabilir mi? Ya da, affetmek gerçekten mümkün mü?