Kendi Evimde Bir Hizmetçi: Bir Hafta Sonunun Ardından
“Zeynep, çaylar hazır mı? Misafirler bekliyor!” Kayınvalidemin sesi, mutfağın kapısından içeriye bir hançer gibi saplanıyor. O an, elimdeki çay tepsisiyle donup kalıyorum. Misafir dedikleri, her hafta sonu evimize gelen kayınvalidem, kayınpederim ve eşimin ablası. Yani, benim için artık misafirden çok, evin sahipleri gibiler. Ben ise, kendi evimde bir yabancı, bir hizmetçi gibi hissediyorum.
İçimde biriken öfkeyi bastırmaya çalışarak, “Hazır anne, hemen getiriyorum,” diyorum. Sesim titriyor, ama kimse fark etmiyor. Salona geçtiğimde, kayınvalidem Halime Hanım göz ucuyla masanın üstünü süzüyor. “Kek de yapsaydın keşke, geçen hafta çok güzel olmuştu,” diyor. Oysa sabahın yedisinden beri mutfaktayım; börek, poğaça, salata, her şey hazır. Ama yetmiyor, hiçbir zaman yetmiyor.
Eşim Murat, koltuğa yayılmış, babasıyla futbol konuşuyor. Göz göze geliyoruz, ona bakışlarımla yardım istiyorum. Ama Murat, gözlerini kaçırıyor. Sanki bu evde olup biten her şey, sadece benim sorumluluğummuş gibi davranıyor. İçimden, “Neden bana yardım etmiyorsun?” diye bağırmak geliyor, ama sesim çıkmıyor.
Kayınpederim İsmail Bey, “Zeynep kızım, bir de şu televizyonun sesini açar mısın? Maç başlıyor,” diyor. Elimdeki tepsiyi bırakıp, televizyonun kumandasını bulmak için koşturuyorum. O an, kendi evimde bir hizmetçi gibi hissettiğimi fark ediyorum. Herkesin isteklerini yerine getiriyorum, ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyor.
Kendi annemden öğrendiğim sabırla, misafirperverlikle büyüdüm. Ama bu başka bir şey. Bu, kendi sınırlarımı kaybetmek, kendi hayatımı başkalarının isteklerine göre yaşamak. Mutfağa döndüğümde, gözlerim doluyor. “Zeynep, kendine gel,” diyorum içimden, “ağlamak yok.” Ama gözyaşlarım engel olamıyor.
Bir ara, kayınvalidem mutfağa geliyor. “Kızım, Murat’ın gömleğini ütüledin mi? Yarın işe giyecekmiş,” diyor. Oysa Murat’ın gömleklerini ütülemek için hafta içi zamanım olmamıştı, çünkü kendi işimden eve yorgun dönüyorum. “Ütülerim anne,” diyorum, ama içimden “Neden Murat kendi gömleğini ütülemiyor?” diye geçiriyorum.
Halime Hanım, “Bizim zamanımızda kadınlar her şeye yetişirdi. Şimdi gençler çok yoruluyor, anlamıyorum,” diyor. O an, annemin bana küçükken söylediği bir sözü hatırlıyorum: “Kızım, kimseye kendini ezdirme.” Ama annemin sesi, Halime Hanım’ın sesi karşısında bir fısıltı gibi kalıyor.
Akşam yemeği için sofrayı kurarken, Murat hâlâ yerinden kalkmıyor. Ablası Elif, “Zeynep, salataya limon koymayı unutma, ben limonsuz yemem,” diyor. Gülümsüyorum, ama içimden “Bir gün de sen yap,” demek istiyorum. Ama diyemiyorum. Çünkü bu evde, herkesin görevi belli: Ben hizmet edeceğim, onlar keyif yapacak.
Yemek sırasında, Halime Hanım bana dönüp, “Senin annenler ne zaman gelecek? Onları da çağıralım, ayıp olmasın,” diyor. Oysa annemler, bu evde kendilerini hiç rahat hissetmiyorlar. Çünkü onlar geldiğinde, Murat hiçbir şeye yardım etmiyor, ben ise iki kat yoruluyorum. “Belki önümüzdeki ay gelirler,” diyorum.
Yemekten sonra, bulaşıkları toplarken Murat yanıma geliyor. “Zeynep, annemler burada, biraz daha sabırlı ol. Onlar yaşlı, kırmak istemiyorum,” diyor. Ona dönüp, “Peki ya ben? Ben kırılmıyor muyum?” demek istiyorum. Ama diyemiyorum. Çünkü Murat, annesinin kalbini kırmaktan korkarken, benim kalbimin çoktan kırıldığını görmüyor.
Gece olduğunda, herkes odalarına çekiliyor. Ben ise mutfakta, son kalan bardakları yıkarken, ellerim titriyor. Aynada kendime bakıyorum: Gözlerim şiş, yüzüm solgun. “Bu ben miyim?” diyorum kendi kendime. Üniversiteyi bitirmiş, kendi ayakları üzerinde duran, hayalleri olan Zeynep gitmiş; yerine, başkalarının isteklerine göre yaşayan bir kadın gelmiş.
Sabah, Halime Hanım erkenden kalkıyor. “Kızım, kahvaltıyı hazırlayalım, İsmail Bey aç kalmasın,” diyor. O an, içimde bir şeyler kopuyor. “Anne, bu hafta sonu çok yoruldum. Biraz dinlenmek istiyorum,” diyorum. Halime Hanım’ın yüzü asılıyor. “Biz sana yük mü olduk?” diyor. O an, suçluluk duygusu içimi kaplıyor. “Hayır anne, öyle demek istemedim,” diyorum. Ama aslında tam da öyle demek istedim.
Murat, annesinin yanında yer alıyor. “Zeynep, annemler zaten haftada bir geliyor. Biraz sabret,” diyor. O an, Murat’la aramızda görünmez bir duvar örülüyor. Benim yorgunluğum, Murat’ın gözünde bir şikayet, bir nankörlük gibi görünüyor.
Kahvaltıdan sonra, Halime Hanım bana dönüp, “Kızım, sen iyi bir gelinsin ama biraz daha gayret etmen lazım. Aile olmak fedakarlık ister,” diyor. O an, içimde bir isyan yükseliyor. “Peki ya benim fedakarlığım? Benim mutluluğum ne olacak?” diye bağırmak istiyorum. Ama yine susuyorum. Çünkü bu evde, benim sesim duyulmuyor.
Kayınpederim, “Zeynep kızım, sen olmasan bu evin tadı olmaz,” diyor. Gülümsüyorum, ama içim acıyor. Çünkü bu evin tadı, benim tükenen enerjimden, kaybolan hayallerimden geliyor.
Pazar akşamı, herkes gitmeye hazırlanıyor. Halime Hanım bana sarılıyor. “Kızım, haftaya yine geliriz. Sen de bizim kızımızsın,” diyor. O an, gözlerim doluyor. Çünkü onların kızı olmak, kendi hayatımdan vazgeçmek anlamına geliyor.
Kapı kapandığında, evde bir sessizlik oluyor. Murat, televizyonun karşısına geçiyor. Ben ise mutfağa gidip, son kalan tabakları yıkıyorum. Ellerim suyun içinde, gözlerim dolu dolu. “Bu hayat böyle mi geçecek?” diye soruyorum kendime.
Bir gün, kendi sesimi bulup, “Yeter!” diyebilecek miyim? Yoksa kendi evimde, kendi hayatımda bir hizmetçi olarak yaşamaya devam mı edeceğim? Sizce, bir kadın ne zaman kendi mutluluğu için savaşmaya başlamalı?