Babaannemle Sessiz Akşamlar: Bir Neslin Hikâyesi

“Neden bu kadar sessizsin, Elif?” Babaannemin sesi, eski Ankara evinin loş salonunda yankılandı. O an, elimdeki telefonun ekranı karardı; elektrikler kesilmişti. Bir anlık panikle ekrana dokundum, ama hiçbir şey olmadı. Babaannem ise, elindeki örgüyü bırakıp bana baktı. Gözlerinde, çocukluğumdan beri tanıdığım o derin sabır ve anlayış vardı.

“Bir şey yok, babaanne. Sadece… biraz yorgunum.” dedim, ama aslında içimde fırtınalar kopuyordu. Üniversite sınavı, ailemin beklentileri, arkadaşlarımın sosyal medyadaki başarıları… Hepsi üstüme üstüme geliyordu. Ama bunları ona nasıl anlatabilirdim ki? O, WhatsApp’ı bilmez, Instagram’da hiç fotoğrafı yoktur. Hatta, eski radyosundan başka bir teknolojik aleti de yoktu evde. Ama yine de, bana öyle bir baktı ki, sanki içimi okudu.

“Gel, yanıma otur.” dedi yavaşça. Yanına oturduğumda, ellerimi tuttu. Ellerinin sıcaklığı, çocukken dizimi kanattığımda bana sarıldığı günleri hatırlattı. “Biliyor musun, Elif,” dedi, “benim gençliğimde kimsenin telefonu yoktu. Ama herkes birbirini dinlerdi. Komşular, akşamları çay içer, dertleşirdi. Şimdi herkes bir ekrana bakıyor, ama kimse kimseyi duymuyor.”

Birden gözlerim doldu. O an, babaannemin ne kadar yalnız olduğunu fark ettim. Dedem yıllar önce vefat etmişti, çocukları – yani babam ve halam – kendi hayatlarına dalmıştı. Ben ise, her fırsatta telefonuma kaçıyordum. Oysa babaannem, bana sadece varlığıyla bile huzur veriyordu.

“Babaanne, hiç yalnız hissettin mi?” diye sordum. Bir an sustu, sonra gülümsedi. “Yalnızlık kötü bir şey değildir, kızım. Bazen insan, kendiyle kalınca gerçekleri görür. Ama en kötüsü, kalabalıkların içinde yalnız kalmaktır. Şimdi herkesin telefonu var, ama kimse kimseyi dinlemiyor. Sen beni dinliyorsun, ben de seni. İşte bu yeter.”

O an, içimde bir şeyler kırıldı. Kendi annemle bile bu kadar derin konuşmamıştım. Babaannem, bana sadece dinleyerek, gözlerimin içine bakarak, en büyük desteği veriyordu. O an, sosyal medyada paylaştığım hiçbir fotoğrafın, aldığım hiçbir beğeninin bana bu kadar iyi gelmediğini anladım.

Birden, kapı çaldı. Komşu Ayşe teyze, elinde bir tabak börekle içeri girdi. “Elektrikler kesilmiş, korkmuşsunuzdur diye düşündüm,” dedi. Babaannem gülümsedi, “Korkmadık Ayşe, Elif’le sohbet ediyoruz.” Ayşe teyze de yanımıza oturdu. Üçümüz, karanlıkta, sadece mum ışığında, börek yiyip sohbet ettik. O an, zaman durmuş gibiydi. Hiçbirimiz telefonumuza bakmadık, hiçbirimiz bir şey paylaşma ihtiyacı hissetmedik. Sadece birbirimizi dinledik.

O gece, babaannem bana kendi gençliğinden hikâyeler anlattı. Savaş yıllarından, yokluktan, ama en çok da komşuluk ilişkilerinden bahsetti. “Eskiden, birinin evinde bir sorun olsa, herkes koşardı. Şimdi kimse kimseyi tanımıyor. Herkes kendi derdinde.” dedi. İçim burkuldu. Gerçekten de, apartmanda kimseyle doğru düzgün konuşmuyordum. Herkesin kapısı kapalı, herkes kendi dünyasında.

Bir ara, babaannem bana döndü ve “Seninle gurur duyuyorum, Elif. Her şeye rağmen iyi bir insansın. Ama bazen, hayatın sesini duymak için sessizliğe ihtiyacın var. Telefonunu bırak, gözlerimin içine bak. Benimle konuş.” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım. Babaannemin ellerini tuttum, “Seni çok seviyorum babaanne. Keşke herkes senin gibi dinleyebilse.” dedim.

O gece, elektrikler gelene kadar sohbet ettik. Hayatımda ilk defa, hiçbir teknolojik alet olmadan, sadece insan sesiyle, sadece bir bakışla bu kadar huzurlu hissettim. Babaannem, bana teknolojinin asla veremeyeceği bir şeyi verdi: Gerçek bir bağ, gerçek bir anlayış.

Ertesi sabah, babaannem kahvaltı hazırlarken, ben de ona yardım ettim. “Elif, hayat kısa. Sevdiklerinin kıymetini bil. Onları dinle, onlara zaman ayır. Çünkü bir gün, sadece anılar kalır.” dedi. O an, içimde bir karar verdim. Artık telefonuma daha az bakacak, aileme ve sevdiklerime daha çok zaman ayıracaktım.

Ama hayat, her zaman planladığımız gibi gitmiyor. Birkaç ay sonra, babaannem hastalandı. Hastanede, makinelerin arasında, ben yine elimde telefonumla ona bakıyordum. Ama o, gözleriyle bana yine aynı şeyi söyledi: “Buradayım, seni dinliyorum.” O an, telefonu cebime koydum, ellerini tuttum ve ona çocukluğumdan hikâyeler anlattım. O da gözleriyle bana gülümsedi.

Babaannemi kaybettiğimde, hayatımda büyük bir boşluk oluştu. Ama bana bıraktığı en büyük miras, dinlemenin ve anlamanın gücüydü. Şimdi, kalabalık bir kafede otururken, herkesin telefonuna gömüldüğünü görüyorum. Kimse kimseye bakmıyor, kimse kimseyi dinlemiyor. Oysa, bir bakış, bir dokunuş, bir sohbet… Bunlar, insanı insan yapan şeyler.

Bazen düşünüyorum, acaba biz de bir gün babaannem gibi olabilecek miyiz? Teknolojinin içinde kaybolmadan, birbirimizi gerçekten dinleyebilecek miyiz? Sizce, bir insanı dinlemek için illa bir ekrana mı bakmak gerekir, yoksa göz göze gelmek hâlâ en büyük bağ mı?