Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil: Gala’nın Güncesi
“Galina Hanım, beşinci odadaki İpek Hanım sabaha kadar ağladı. Sürekli eve gitmek istediğini söylüyor, kıyafetlerini ve taburcu edilmesini istiyor,” diye fısıldadı hemşire Vildan, sabah nöbet değişiminde. Gözlerim bir anlığına tavana kaydı, derin bir nefes aldım. Her sabah olduğu gibi, beyaz önlüğümü giyerken içimdeki huzursuzluk yine baş göstermişti. “Teşekkürler Vildan, ilgileneceğim,” dedim, ama sesim titriyordu.
Kapının kolunu çevirdiğimde, içerideki ağır hava hemen yüzüme çarptı. İpek, pencerenin önünde dizlerini karnına çekmiş, elleriyle saçlarını yoluyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, dudakları titriyordu. “Lütfen, Galina Hanım, ne olur bırakın gideyim. Annem aradı, babam çok kötüymüş. Ben burada daha fazla kalamam!” diye yalvardı. O an, kendi annemin ölüm döşeğindeki halini hatırladım; ben de onun yanında olamamıştım, çünkü tıp fakültesinde sınavım vardı. Vicdan azabım hâlâ içimi kemiriyordu.
İpek’in dosyasını elime aldım, göz ucuyla ona baktım. “İpek, senin sağlığın için buradasın. Henüz taburcu olman uygun değil. Ailenle konuşmamı ister misin?” dedim. Bir anlık sessizlik oldu, sonra gözyaşları daha da hızlandı. “Kimseyle konuşmayın, lütfen. Babam çok sinirli, annem de korkuyor. Benim eve dönmem lazım, yoksa… Yoksa başıma bir şey gelecek!”
O an, içimdeki doktor kimliğiyle insan yanım çatışmaya başladı. Dosyadaki notlara göz gezdirdim: ‘Aile içi şiddet şüphesi, depresyon, intihar girişimi…’ Kalbim sıkıştı. Kendi babamın öfke nöbetlerini, annemin sessiz gözyaşlarını hatırladım. Türkiye’de kadınların yaşadığı baskı, ailelerin üzerindeki toplumsal yük… Her şey bir anda üzerime çöktü.
“İpek, bana güvenebilirsin. Burada güvendesin. Ama eğer istersen, sosyal hizmetlerle görüşebiliriz. Seni korumak için elimizden geleni yaparız,” dedim. Gözleri bir an için parladı, sonra tekrar karardı. “Kimse bana inanmaz. Herkes babamı çok sever. Mahallede saygı duyulan bir adam. Benim söylediklerim yalan sanılır. Zaten annem de hep susar. Ben de susayım, değil mi?”
İçimde bir öfke kabardı. Kaç kadının, kaç çocuğun bu ülkede aynı kaderi yaşadığını düşündüm. Ama sistemin duvarları öyle kalındı ki, bazen en iyi niyetli doktor bile çaresiz kalıyordu. “Hayır, susmak zorunda değilsin,” dedim, sesim çatladı. “Ama sana yardım edebilmem için benimle açık olman gerek.”
O sırada kapı çaldı, başhemşire Sevim içeri girdi. “Galina Hanım, İpek’in babası geldi. Görüşmek istiyor.” İçimden bir ürperti geçti. “Şimdi mi?” dedim, sesim kısık. “Evet, çok ısrarcı.”
İpek’in gözleri korkuyla büyüdü. “Lütfen, ona burada olduğumu söylemeyin. Lütfen!”
Bir an duraksadım. Kendi babamı hatırladım; hastaneye gelip beni zorla eve götürmek istemişti, sırf tıp okumamı istemediği için. Annem araya girmiş, beni korumaya çalışmıştı. Ama sonunda ben kazanmıştım. Şimdi İpek’in de kazanmasını istiyordum.
Koridora çıktım, İpek’in babası Halil Bey’i gördüm. Yüzünde öfke ve endişe karışımı bir ifade vardı. “Kızım nerede? Onu hemen eve götürmem lazım. Annesi perişan oldu!” dedi, sesi yükseliyordu. “Halil Bey, İpek’in tedavisi henüz tamamlanmadı. Onun sağlığı için bir süre daha burada kalması gerekiyor,” dedim, olabildiğince sakin. “Siz bizim ailemizi tanımazsınız doktor hanım. Bizde öyle şeyler olmaz. Kızım biraz hassastır, abartır. Eve gelince düzelir,” dedi, gözlerimin içine bakarak.
O an, Halil Bey’in bakışlarında kendi babamın gölgesini gördüm. Otoriter, dediğim dedik, kimseye hesap vermeyen bir adam. “Halil Bey, sizinle sosyal hizmetlerden bir uzmanla görüşmenizi öneriyorum. Kızınızın iyiliği için bu önemli,” dedim. Bir anlık sessizlik oldu, sonra Halil Bey’in yüzü kıpkırmızı oldu. “Siz bizim ailemize laf mı ediyorsunuz? Kızımı hemen istiyorum!”
O an, hastane koridorunda herkesin bakışları üzerimize çevrildi. Başhemşire Sevim araya girdi, “Halil Bey, lütfen sakin olun. Burada herkesin sağlığı için kurallar var.”
Halil Bey öfkeyle uzaklaştı, ama bakışları tehditkârdı. Odaya döndüğümde İpek’in titrediğini gördüm. “Beni eve götürecekler, değil mi? Yine her şey aynı olacak,” dedi, sesi kısık. “Hayır, bu sefer farklı olacak. Sana söz veriyorum,” dedim, ama içimde bir korku vardı. Çünkü biliyordum ki, bazen sistemin duvarları aşılmazdı.
O gece, nöbetim bitince eve döndüm. Yalnız yaşadığım küçük dairemde, annemin eski günlüğünü açtım. Annem de yıllar önce, babamın öfkesinden kaçmak için günlüğüne yazardı. “Hiçbir şey göründüğü gibi değil,” yazmıştı bir sayfada. “Dışarıdan mutlu bir aile gibi görünsek de, içimizde fırtınalar kopuyor.” O satırları okurken gözlerim doldu. İpek’in yaşadıkları, annemin yaşadıklarından farksızdı. Türkiye’de binlerce kadının hikayesi aynıydı aslında.
Ertesi gün hastaneye döndüğümde, İpek’in odası boştu. Başhemşire Sevim, “Ailesi gece gelip zorla götürmüş. Güvenlik bile engel olamamış,” dedi. İçimde bir şeyler koptu. O an, sistemin ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha anladım.
O gece, annemin günlüğüne bir not daha ekledim: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Herkesin bir hikayesi var. Ama bazen, en çok yardıma ihtiyacı olanlar en sessiz olanlardır.”
Şimdi düşünüyorum da, acaba biz doktorlar, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları… Gerçekten birinin hayatını değiştirebilir miyiz? Yoksa sadece izleyip, elimizden geleni yapmaya çalışırken, sistemin duvarlarına çarpıp geri mi dönüyoruz? Sizce, susmak mı daha kolay, yoksa mücadele etmek mi?