Son Yazım Köyde: Sisli Bir Sabahın Ardından

Sis, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dere boyunca ağır ağır yükseliyordu. Sanki eski bir sabahlık gibi, köyün üzerine serilmişti. Verandada oturmuş, elimde annemin ördüğü eski bir battaniyeyle, gözlerimi karşıdaki çam ormanına dikmiştim. İçimde bir ağırlık, boğazımda düğümlenen kelimeler vardı. Babamın sesi verandadan içeriye doğru yankılandı: “Zeynep, kahvaltı hazır. Hadi, annen bekliyor.” O an, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışarak ayağa kalktım.

Köyde geçen yirmi beş yılın ardından, bu yazın son yazım olacağını biliyordum. İstanbul’da bir iş bulmuştum, ama ailem bunu asla kabullenemiyordu. Annem, “Kızım, şehirde ne işin var? Burada toprağımız, evimiz, geçmişimiz var,” derken gözleri doluyordu. Babam ise daha sertti: “Bizim soyumuz burada, Zeynep. Şehirde kaybolup gideceksin. Orada kimse kimseyi tanımaz.” Onlara hak vermek istiyordum, ama içimdeki sıkışmışlık hissi, köyün dar yolları gibi beni boğuyordu.

Kahvaltı masasında sessizlik vardı. Sadece çaydanlığın fokurtusu ve annemin kaşığı tabağa vurduğunda çıkan ses duyuluyordu. Kardeşim Emre, bana bakmadan ekmeğini koparıyordu. O da gitmek istiyordu aslında, ama benden küçük olduğu için cesaret edemiyordu. Annem birden, “Zeynep, kararın kesin mi?” diye sordu. Gözlerim doldu, ama başımı salladım. “Evet anne, gitmem lazım. Kendim için bir şey yapmak istiyorum.” Annem ağlamaya başladı, babam ise sandalyesini geri itti ve kalktı. “Sen bilirsin,” dedi, sesi titriyordu.

O gün, köydeki herkesin haberi olmuştu. Komşular, “Kız şehre gidiyormuş, yazık,” diye fısıldaşıyordu. En yakın arkadaşım Elif, akşam üzeri bana geldi. “Zeynep, ben de gitmek isterdim ama annem bırakmaz. Sen cesursun,” dedi. Gözlerimiz doldu, birbirimize sarıldık. O an, köydeki dostlukların ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anladım. Ama içimdeki huzursuzluk, köyde kalırsam kendi hayatımı yaşayamayacağım korkusu, her şeyin önüne geçiyordu.

Babam akşam yemeğinde hiç konuşmadı. Sadece tabağına bakıyor, arada bir derin nefes alıyordu. Annem ise sürekli dua ediyordu. “Allah yolunu açık etsin, kızım. Ama unutma, bu ev her zaman senin evin.” O gece, odama çekildiğimde pencereden dışarı baktım. Ay, çamların arasından sızan bir umut ışığı gibiydi. İçimde bir boşluk vardı, ama aynı zamanda bir özgürlük hissi de. O an, çocukluğumun geçtiği bu köyde, ilk defa kendimi yabancı hissettim.

Ertesi sabah, köy meydanında otobüs beklerken, babam yanıma geldi. Elini omzuma koydu, gözleri doluydu. “Zeynep, ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, dönmek istersen kapımız açık. Ama unutma, şehirde insanlar birbirine benzemez. Kendini kaybetme.” O an, babamın da aslında beni anladığını fark ettim. Onun sevgisi, sözcüklerden çok daha fazlasıydı. Otobüs gelirken, annem bana bir bohça verdi. “İçinde köyümüzün ekmeği, biraz peynir, biraz da annelik var,” dedi. Gözyaşlarımı tutamadım, onları son kez sarıldım.

İstanbul’a vardığımda, her şey çok yabancıydı. İnsanlar hızlı, sokaklar kalabalık, binalar gökyüzünü kapatıyordu. İlk günler, köydeki sessizliği, sabah sisini, annemin kokusunu, babamın sessizliğini özledim. İş bulmak kolay olmadı. Birkaç ay boyunca küçük bir odada, yalnız başıma yaşadım. Her akşam, köydeki evimizin verandasında oturduğumu hayal ettim. Annemle telefon konuşmalarımızda, “İyi misin kızım?” diye sorardı. “İyiyim anne,” derdim ama içimden ağlamak gelirdi.

Bir gün, işten eve dönerken, caddede bir köylü pazarına rastladım. Tezgâhta köy ekmeği, peynir, domates vardı. Satıcı kadın bana, “Kızım, memleket neresi?” diye sordu. “Çorum,” dedim. Kadın gülümsedi, “Ben de Amasya’dan geldim. Buralar zor ama alışıyorsun,” dedi. O an, yalnız olmadığımı hissettim. Şehirde de köyden gelen, geçmişini unutmayan insanlar vardı. Yavaş yavaş, İstanbul’un karmaşasında kendime bir yer bulmaya başladım.

Ama her şey kolay olmadı. İş yerinde patronum, “Zeynep, daha hızlı olmalısın. Burada kimse kimseyi beklemez,” dediğinde, köydeki yavaşlığı, sabahın huzurunu özledim. Arkadaş edinmek zordu. İnsanlar yüzeysel, ilişkiler çıkar üzerine kuruluydu. Bir gün, işten kovulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldım. O gece, annemi aradım. “Anne, galiba başaramayacağım,” dedim. Annem, “Kızım, sen güçlü birisin. Bizim köyün kızları kolay pes etmez. Ne olursa olsun, denemeye devam et,” dedi. O sözler bana güç verdi.

Aylar geçti, yeni bir iş buldum. Yavaş yavaş İstanbul’a alıştım. Ama köyü, ailemi, çocukluğumu hiç unutmadım. Her bayram, köye döndüğümde, babam beni kapıda beklerdi. “Hoş geldin kızım,” derdi, gözleri dolu dolu. Annem sofrayı donatır, Emre bana şehirdeki hayatı sorardı. O anlarda, köyün ne kadar kıymetli olduğunu, ailemin sevgisinin her şeyden önemli olduğunu anladım.

Şimdi, verandada oturup sabah sisini izlediğim o günü hatırlıyorum. Hayatımın en zor kararıydı, ama kendim için bir adım attım. Bazen hâlâ, “Acaba doğru mu yaptım?” diye soruyorum kendime. Ama biliyorum ki, insan bazen geçmişiyle vedalaşmadan, geleceğe yürüyemez. Siz olsanız, kendi hayatınız için ailenizi ve köyünüzü bırakabilir miydiniz? Yoksa her şeye rağmen, köklerinizde mi kalırdınız?