Karanlıkta Bir Yalnızlık: Bir Apartman Hikayesi

“Yine mi kavga edeceğiz anne?” diye bağırdım, sesim apartmanın rutubetli duvarlarında yankılandı. Annem mutfakta, eski çaydanlığın başında öylece durmuş, bana bakıyordu. Gözlerinde yorgun bir öfke vardı; sanki yıllardır biriktirdiği tüm hayal kırıklıklarını bana fırlatacakmış gibi. O an, apartmanın o kasvetli sabahında, yalnızlığın ne kadar ağır olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Apartmanımızda sabahlar hep böyle başlar. Merdiven boşluğunda kedi mamasıyla karışık eski plastik kokusu, duvarlara sinmiş eski tartışmalar gibi. Komşumuz Şükran Teyze’nin balkon kapısı yine gürültüyle kapandı. Üçüncü kez. Herkesin kendi yalnızlığına gömüldüğü bu binada, kimse kimseye dokunmaz, kimse kimseye karışmaz. Ama herkes birbirinin acısını duvarların ardından dinler.

Annemle aramızdaki mesafe, evin metrekaresinden daha büyüktü. Babam bizi terk ettiğinde ben on iki yaşındaydım. O günden beri annemle aramızda görünmez bir duvar örüldü. O bana bakınca babamı, ben ona bakınca kaybolan çocukluğumu hatırlıyorum. “Kahvaltı hazır,” dedi annem, sesi titrek ve soğuk. Masaya oturdum; peynirin kenarı kurumuş, zeytinler annemin gözleri gibi donuktu.

“Ne zaman iş bulacaksın?” diye sordu aniden. Sanki her sabah bu soruyu sormazsa gün başlamayacakmış gibi. “Anne, deniyorum,” dedim. “Kimse iş vermiyor. Her yere CV bıraktım.”

“Senin yaşında ben iki çocuk büyütüyordum,” dedi. “Sen hâlâ evde oturuyorsun.”

İçimde bir şey kırıldı o an. Oysa ben de isterdim güçlü olmayı, hayata meydan okumayı. Ama bu şehirde, bu apartmanda, her şey insanın üzerine çöküyor. Üniversiteyi bitirdim ama iş yok. Arkadaşlarım ya yurt dışına gitti ya da evlenip başka şehirlere taşındı. Ben ise annemin gölgesinde, bu eski apartmanda sıkışıp kaldım.

Bir gün iş görüşmesine gittim. Metroda yanımda oturan adamın parfümü burnumu yaktı; gözlerimi kapattım, çocukluğuma döndüm. Babamın kokusu… O gün eve dönerken yağmur başladı. Islanmış ayakkabılarımın sesi apartmanın boşluğunda yankılandı. Anahtarımla kapıyı açarken içimde bir umut kırıntısı vardı; belki bugün annem bana sarılır, belki bugün yalnızlığımız biter.

Ama evde yine sessizlik vardı. Annem odasında, eski bir televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Üzerine ince bir battaniye örttüm; yüzünde derin çizgiler vardı, yılların yüküyle ağırlaşmış.

Bir gece, mutfakta otururken annem yanıma geldi. Elinde eski bir fotoğraf albümü vardı. “Bak,” dedi, “sen küçüktün burada.” Fotoğraflara baktık; babam gülümsüyor, annem genç ve umut dolu. Ben ise kucağında, dünyadan habersiz…

“Baban gittiğinde çok korktum,” dedi annem fısıltıyla. “Sana yetememekten korktum.”

O an ilk kez annemin de yalnız olduğunu anladım. Yıllardır birbirimize kızarken aslında aynı acının içinde debeleniyorduk.

Bir sabah iş görüşmesinden olumlu dönüş aldım. Sevinçle anneme koştum; ama o sadece başını salladı. “Dikkat et kendine,” dedi kısaca. İçimde buruk bir sevinç vardı; sanki mutluluğumu paylaşmaya hakkım yokmuş gibi.

İşe başladığım ilk günlerde her şey yabancıydı. Ofisteki insanlar kendi dünyalarına kapanmıştı; kimse kimseyle göz göze gelmiyordu. Öğle arasında çayımı alıp cam kenarına geçtim; dışarıda insanlar aceleyle yürüyordu, herkesin bir yere yetişme telaşı vardı ama kimse kimseye dokunmuyordu.

Bir akşam eve dönerken apartmanın girişinde Şükran Teyze’yle karşılaştım. “Kızım,” dedi, “annen seni çok özlüyor.” Şaşırdım; annem hiç böyle bir şey söylememişti bana.

O gece annemin odasına gittim. Kapıyı tıklattım, içeri girdim. “Anne,” dedim, “ben de seni özlüyorum.” Gözleri doldu; ilk kez sarıldık yıllar sonra.

Yalnızlık bazen korkutucu değildir; bazen insanı güçlendirir. Ama paylaşılmadığında içten içe kemirir insanı.

Şimdi her sabah işe giderken apartmanın kokusu hâlâ aynı; ama içimde bir şey değişti. Annemle aramızdaki duvarlar yavaş yavaş yıkılıyor.

Bazen düşünüyorum: Yalnızlık gerçekten kader mi? Yoksa biz mi birbirimize ulaşmaktan korkuyoruz? Sizce de aile içinde konuşulmayan acılar bizi daha mı çok yalnızlaştırıyor?