Otuz Yıl Boyunca Hiçbir Hata Yapmayan Kocamdan Neden Boşandım?

“Neden?” dedi Selim, gözleri kocaman açılmış, sesi titreyerek. “Ne yaptım ki?”

O an, mutfakta, akşam yemeği masasının başında, ellerim titreyerek çay bardağını tutuyordum. Otuz yıl boyunca hiç yükselmemiş, hiç kırmamış, hep aynı sakinlikle bana yaklaşmış bir adamın karşısında, içimdeki fırtınayı anlatacak kelime bulamıyordum. “Hiçbir şey yapmadın Selim,” dedim. “Ve işte tam da bu yüzden artık yapamıyorum.”

Bunu söylediğimde, Selim’in yüzünde önce bir anlamamazlık, sonra derin bir kırgınlık belirdi. Sanki ona haksızlık ediyormuşum gibi hissettim. Ama içimdeki boşluk, yıllardır büyüyen o sessiz çığlık, artık susmuyordu. Herkesin imrendiği, annemin, komşuların, hatta kızım Elif’in bile “Böyle koca bulunmaz” dediği bir adamdan neden ayrılmak istediğimi ben bile tam anlatamıyordum.

Evliliğimizin ilk yıllarında, Selim’in bu sakinliği, bu ölçülü hali bana huzur veriyordu. Babamın öfkeli, bağıran çağıran bir adam olmasından sonra, Selim’in bana asla sesini yükseltmemesi, eve her akşam vaktinde gelmesi, bana asla yalan söylememesi bana bir lütuf gibi gelmişti. Ama zamanla, bu huzur, bir sessizliğe, bir durağanlığa, bir yokluğa dönüştü. Selim’le aramızda ne tartışma vardı, ne de tutku. Ne kavga ederdik, ne de barışırdık. Hayatımız, aynı tabakta yemek yemek, aynı diziyi izlemek, aynı yatakta uyumaktan ibaretti. Ama ben, içimde bir şeylerin eksik olduğunu, her geçen yıl daha fazla hissetmeye başladım.

Bir gün, Elif bana “Anne, babam seni seviyor mu?” diye sorduğunda, ne cevap vereceğimi bilemedim. Selim’in sevgisi, bir çiçek gibi açan, bir bakışta hissedilen bir şey değildi. O, sevgisini sessizce, yemek masasında bana en güzel parçayı ayırarak, kışın pencereleri sıkıca kapatarak, faturaları zamanında ödeyerek gösterirdi. Ama ben, bir kere olsun bana sarılmasını, gözlerimin içine bakıp “Seni seviyorum” demesini, bir tartışmada sesini yükseltip, sonra pişman olup özür dilemesini istemiştim. Hayatım boyunca, bir kere bile bana “Nasılsın?” diye sormadı. Hep “Yemek hazır mı?” “Elif’in ödevi bitti mi?” “Faturalar ödendi mi?” gibi sorular sordu. Benim içimde ne fırtınalar koptu, ne hayallerim vardı, ne acılarım, ne sevinçlerim… Hiçbiri onun ilgisini çekmedi.

Bir gün, annemle telefonda konuşurken, “Kızım, Selim gibi adamı mumla ararsın. Bak, komşunun kocası karısını dövüyor, senin kocan ise bir kere bile sesini yükseltmedi” dedi. Annem haklıydı, Selim bana asla kötü davranmadı. Ama ben, bir kere olsun onunla tartışmak, ona içimi dökmek, onun da bana içini açmasını istedim. Ama Selim, duvar gibi suskun, duvar gibi sağlamdı. Onun yanında kendimi bazen bir misafir gibi, bazen bir hizmetçi gibi, bazen de bir hayalet gibi hissediyordum.

Bir gün, Elif üniversiteye gittiğinde, evde bir başıma kaldım. Selim işten gelince, yine aynı sessizlik, yine aynı rutin. O akşam, televizyonun karşısında otururken, içimde bir boşluk hissettim. “Selim,” dedim, “Hiç düşündün mü, biz neden hiç tartışmıyoruz?”

Selim bana şaşkın şaşkın baktı. “Tartışacak bir şey yok ki,” dedi. “Her şey yolunda.”

O an anladım ki, Selim için yolunda olan şey, benim için bir hapishaneye dönüşmüştü. Ben, bir kere olsun onunla tartışmak, ona bağırmak, sonra barışmak, sonra birlikte ağlamak istedim. Ama Selim’in dünyasında bunların yeri yoktu. O, duygularını saklayan, acısını da sevincini de içine gömen bir adamdı. Ben ise, içimdeki fırtınaları paylaşmak, birlikte yaşlanmak, birlikte gülmek, birlikte ağlamak istiyordum.

Bir gün, eski bir arkadaşım olan Ayşe ile buluştum. Ayşe, benden iki yıl önce boşanmıştı. “Zor oldu ama şimdi kendimi buldum,” dedi. “Yalnızlık bazen evlilikten daha huzurlu olabiliyor.” O an, Ayşe’nin gözlerindeki huzuru gördüm ve kendime sordum: “Ben ne zamandır kendim olamıyorum?”

O gece, Selim’e boşanmak istediğimi söyledim. O an, Selim’in gözlerindeki şaşkınlık, kırgınlık ve çaresizlik hâlâ aklımdan çıkmıyor. “Ben sana ne yaptım ki?” dedi tekrar tekrar. “Hiçbir şey yapmadın Selim,” dedim. “Ama hiçbir şey yapmamak da bazen en büyük hata oluyor.”

Boşanma süreci kolay olmadı. Annem bana küstü, “Kocanı beğenmedin mi?” dedi. Komşular arkamdan konuştu, “Kadının derdi neymiş ki?” dediler. Elif bile başta anlamadı, “Anne, babam sana hiç kötü davranmadı ki!” dedi. Ama ben, yıllardır içimde biriken o sessizliği, o yalnızlığı, kimseye anlatamıyordum. Herkes dışarıdan bakınca, huzurlu, sakin bir aile görüyordu. Ama ben, kendi içimde çürüyordum.

Boşandıktan sonra, ilk başta çok zorlandım. Evde yalnız kalmak, akşamları sessizliğe gömülmek, bazen dayanılmaz oluyordu. Ama zamanla, kendi sesimi duymaya başladım. Kendi isteklerimi, hayallerimi, korkularımı… Bir gün, aynaya bakıp kendime “Mutlu musun?” diye sordum. Cevap vermek zordu, ama en azından artık kendi hayatımı yaşıyordum.

Şimdi, bazen Selim’i düşünüyorum. O hâlâ aynı mahallede, aynı evde, aynı rutinle yaşıyor. Belki de hâlâ anlamıyor, neden gittiğimi. Ama ben, artık kendim için yaşıyorum. Belki de asıl mesele, birinin sana kötü davranması değil, birinin sana hiç dokunmaması, hiç ilgilenmemesi, hiç gerçekten yanında olmamasıymış.

Sizce, bir insan sadece hata yapmadığı için iyi bir eş olur mu? Yoksa bazen, hiçbir şey yapmamak da en büyük hata mıdır?