Bir Anneler Günü Ziyareti: Unutulmayan Acıların Gölgesinde

— Anne, gerçekten gitmek zorunda mısın? Daha yeni toparlanmıştık, bak hava da buz gibi oldu, dedi kızım Elif, gözlerinde endişeyle. O an, içimdeki fırtınayı saklamaya çalıştım. Oysa dışarıda da, içimde de aynı soğuk vardı. Mayıs ayıydı ama İstanbul’a kar yağmıştı; sanki gökyüzü de benim gibi geçmişin ağırlığına dayanamamıştı.

— Gitmem lazım kızım. Annemi çok özledim. Hem… uzun zamandır mezarına uğrayamadım, dedim titreyen sesimle. Elif’in gözleri doldu. O da anneannesini çok severdi ama asıl korkusu, benim bu yolculukta yine eski acılara saplanıp kalmamdı.

Eşim Murat, mutfaktan başını uzattı: — İstersen birlikte gidelim, dedi. Ama biliyordum ki bu yolculuk yalnız yapılmalıydı. Annemin mezarı başında kimseye göstermek istemediğim gözyaşlarım vardı.

Sabah erkenden yola çıktım. Otobüs camından dışarı bakarken, çocukluğumun geçtiği mahalleleri düşündüm. Annem Zeynep Hanım’ın bana öğrettiği sabrı, sevgiyi… Ama en çok da son kavga ettiğimiz günü hatırladım. O gün ona çok ağır sözler söylemiştim. Sonra bir daha konuşmaya fırsatımız olmamıştı. O günden beri içimde bir yara var; ne zaman bahar gelse, ne zaman Anneler Günü yaklaşsa, o yara kanar.

Mezarlığa vardığımda hava hâlâ soğuktu. Ellerim titreyerek çiçekleri mezarın başına bıraktım. Toprak nemliydi, sanki annemin gözyaşlarıyla sulanmış gibiydi. Dizlerimin üstüne çöktüm ve fısıldadım:

— Anne… Affedemedim kendimi. Sen gittin, ben burada kaldım. Keşke son sözlerimiz böyle olmasaydı…

Birden arkamdan bir ses duydum: — Nihayet geldin abla… dedi kardeşim Cemil. Yıllardır görüşmüyorduk. Aramızdaki kırgınlıklar, annemin ölümünden sonra daha da büyümüştü. Cemil’in yüzünde hem öfke hem de özlem vardı.

— Seninle konuşacak çok şeyimiz var, dedi sessizce. Ama önce annemizin huzurunda barışalım mı?

Gözlerim doldu. Yıllarca birbirimize küsmüştük; annemin yokluğunda ailemiz dağılmıştı. O an anladım ki, annemin mezarı başında bile olsa, aile olmak için geç değildi.

Cemil’le birlikte mezarın başında dua ettik. Sonra oturup konuştuk; çocukluğumuzdan, annemizin bize bıraktığı değerlerden… Ama en çok da birbirimize olan kırgınlıklarımızdan bahsettik.

— Ablacığım, dedi Cemil bir ara, sen İstanbul’da kendi hayatını kurdun, bizi unuttun sandık. Annem de hep seni bekledi. Son günlerinde bile adını sayıklıyordu.

Bu sözler içimi parçaladı. Gözyaşlarımı tutamadım:

— Ben de sizi unutmadım Cemil… Sadece… Annemin ölümünden sonra her şey çok zor geldi bana. Kendimi affedemedim. Size de yaklaşamadım.

Cemil başını eğdi: — Hepimiz hata yaptık abla. Ama annemiz şimdi bizi izliyor olsaydı, barışmamızı isterdi.

O an içimde bir şeyler kırıldı; yıllardır taşıdığım yük hafifledi sanki. Kardeşimle sarıldık; annemin mezarı başında yılların acısını paylaştık.

Mezarlıktan ayrılırken içimde buruk bir huzur vardı. Eve döndüğümde Elif beni kapıda karşıladı:

— Anne, iyi misin?

Gülümsedim: — Daha iyiyim kızım… Bazen geçmişin acılarıyla yüzleşmek gerekiyor ki iyileşebilelim.

O gece yatağa uzandığımda annemi düşündüm. Onun bana öğrettiği sevgiyi, sabrı ve affetmeyi… Kendi kendime sordum:

— Acaba annem beni affetmiş midir? Ya ben kendimi affedebilecek miyim?

Siz hiç geçmişteki bir hatanızın yükünü yıllarca taşıdınız mı? Affetmek mi daha zor, unutmak mı?