Bir Kış Günü Hayatımı Değiştiren Çocuk: Yedi Yıl Sonra Gelen Teşekkür

“Hocam, bir lira eksikmiş… Lütfen, çok açım.”

O sesi ilk duyduğumda, okulun kalabalık ve gürültülü yemekhanesinde, içimde bir şeyler kırıldı. O gün, Aralık ayının en soğuk sabahlarından biriydi. Kar, Krakow’daki gibi değil, bizim Kayseri’de de lapa lapa yağıyordu. Öğrenciler ellerini ovuşturuyor, atkılarına sarınıyor, sıcak çorba kuyruğunda sabırsızca bekliyorlardı. Ama ben, o gün, gözümün ucuyla köşede tek başına bekleyen, ince montunun içine sığınmış, yüzü solgun bir çocuğu fark ettim. Adı Yusuf’tu. O an, içimde bir sızı hissettim. Sanki kendi çocukluğuma, annemin bana gizlice verdiği son parayla okul kantininde sıraya girdiğim günlere döndüm.

Yusuf, titreyen elleriyle cebinden bozuk paraları çıkarıyor, sayıyor, tekrar sayıyor, ama yetmiyor. Kantin görevlisi Ayşe abla, “Yavrum, tamam da, kasaya hesap vermem lazım,” diye mahcupça bakıyor. O an, içimdeki öğretmenlik duygusu değil, insanlığım ağır bastı. Yanlarına yaklaştım, “Ayşe abla, ben hallederim, Yusuf’a yemeğini verin,” dedim. Yusuf’un gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından minnet ve utanç karışımı bir bakış gördüm. O bakış, yıllarca aklımdan çıkmadı.

O gün, Yusuf’la birlikte yemek yedim. Sessizdi, başı önünde, çorbasını yudumlarken arada göz ucuyla bana bakıyor, sonra hemen önüne dönüyordu. “Yusuf, ailende bir sorun mu var? Neden bu kadar üzgünsün?” diye sordum. Bir süre sustu, sonra fısıltıyla, “Babam işsiz hocam. Annem temizliklere gidiyor. Bazen yemek paramız olmuyor,” dedi. O an, içimde bir düğüm oluştu. Kendi çocukluğumda yaşadığım yoksulluğu, annemin gözlerindeki çaresizliği hatırladım. Yusuf’a sarılmak istedim, ama sadece elini tuttum. “Bundan sonra aç kalmayacaksın, söz veriyorum,” dedim.

O günden sonra, Yusuf’u hep kolladım. Bazen cebine gizlice para koydum, bazen evden getirdiğim sandviçleri paylaştım. Diğer öğretmenler, “Yusuf’a fazla yüz verme, çocuklar arasında ayrımcılık olur,” dediler. Ama ben, onların bakışlarını umursamadım. Çünkü biliyordum ki, bazen bir çocuğun hayatı, bir insanın vicdanıyla değişir.

Yusuf, derslerinde de sessizdi. Ama matematiğe ilgisi vardı. Bir gün, dersten sonra yanıma geldi, “Hocam, bana ek soru verir misiniz? Evde çalışmak istiyorum,” dedi. Gözlerindeki azmi görünce, ona özel bir defter hazırladım. Her hafta birlikte çalıştık. Zamanla, Yusuf’un notları yükseldi. Ama asıl değişim, gözlerindeki umutta oldu. Artık daha çok gülümsüyor, arkadaşlarıyla konuşuyordu.

Yıllar geçti. Yusuf, liseyi kazandı. Ben başka bir okula tayin oldum. Arada sırada, eski öğrencilerimden haber alırdım, ama Yusuf’tan hiç ses çıkmadı. İçimde hep bir merak, bir endişe vardı. Acaba ne yapıyor, hayatı düzeldi mi, ailesiyle mutlu mu?

Bir gün, yedi yıl sonra, okulda bir telefon aldım. Sekreter, “Hocam, sizi görmek isteyen biri var,” dedi. Kapıdan içeri uzun boylu, yakışıklı, ama hala o utangaç bakışlara sahip bir genç girdi. Elinde bir kutu baklava, yüzünde heyecanlı bir gülümseme vardı. “Hocam, beni hatırladınız mı?” dedi. Bir an duraksadım, sonra gözlerindeki o tanıdık parıltıyı gördüm. “Yusuf!” dedim, sesim titreyerek. O an, yıllar önceki o soğuk Aralık günü gözümde canlandı.

Yusuf, bana sarıldı. “Hocam, ben tıp fakültesini kazandım. Şimdi burs alıyorum, aileme de destek oluyorum. O gün bana verdiğiniz yemek, sadece karnımı değil, ruhumu da doyurdu. Sizin sayenizde pes etmedim,” dedi. Gözlerim doldu. O an, yıllarca içimde taşıdığım endişe, yerini tarifsiz bir mutluluğa bıraktı.

Yusuf, kutuyu masama koydu. “Bu baklava, annemin elleriyle yaptığı. Size minnet borcumuz var. Sadece bir yemek değil, bir hayat verdiniz bana,” dedi. O an, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Yusuf, ben sadece insan olmam gerektiğini yaptım,” dedim. Ama içimden geçenleri anlatamazdım. Çünkü bazen, bir insanın hayatına dokunmak, ona umut olmak, dünyadaki en büyük ödül oluyordu.

O gün, Yusuf’la uzun uzun konuştuk. Bana ailesinden, yaşadığı zorluklardan, ama asla umudunu kaybetmediğinden bahsetti. “Siz olmasaydınız, belki de şimdi bambaşka bir yerde olurdum. Bazen bir insanın hayatı, küçücük bir iyilikle değişir, hocam,” dedi.

Yusuf gittikten sonra, masamda kalan baklavaya baktım. O tatlı, bana yıllar önce verdiğim sözleri, kendi çocukluğumu, annemin gözlerindeki umudu hatırlattı. O an, kendime sordum: Bir çocuğun hayatına dokunmak için illa büyük şeyler mi yapmak gerekir? Yoksa bazen, bir tabak çorba, bir sıcak söz, bir insanın kaderini değiştirmeye yeter mi?

Belki de asıl mesele, vicdanımızı dinleyip dinlemediğimizdir. Siz ne dersiniz?