Yağmurlu Bir Günde Özgürlüğe Adım: Bir Hayatın Yeniden Başlangıcı
“Baba, eve dönme! Annem seni istemiyor!”
Bu cümle, cezaevinin ağır demir kapısı arkamdan kapanırken kulaklarımda yankılandı. Yağmur ince ince yağıyordu; gri gökyüzüyle bütünleşmiş, sanki içimdeki karanlığı dışarıya yansıtıyordu. Spor çantamı omzuma attım, adımlarım hızlı ama yüreğim ağırdı. Dört yıl boyunca her gece duvarlara bakıp hayalini kurduğum özgürlük, şimdi bana yabancıydı. Sanki İstanbul’un bu kasvetli sabahında, herkes bana bakıyor, geçmişimi yüzüme vuruyordu.
İlk durağım annemin evi oldu. Kapıyı çaldığımda, içeriden gelen ayak sesleriyle kalbim hızlandı. Annem kapıyı araladı; gözleri yaşlı, yüzü yorgundu. “Oğlum…” dedi, sesi titriyordu. Ona sarılmak istedim ama aramızda görünmez bir duvar vardı. “Baban hâlâ sana çok kızgın,” dedi fısıltıyla. “Komşulara ne diyeceğiz? Herkes biliyor artık…”
Bir an sustum. Annemin gözlerinde hem özlem hem korku vardı. “Anne, ben değiştim. Yemin ederim bir daha asla…”
Sözümü bitiremeden arkamdan bir ses duyuldu: “Ne işin var burada?” Babam, kapının önünde dikiliyordu. Yüzünde öfke ve hayal kırıklığı… “Senin yüzünden başımızı kaldıramıyoruz! Git buradan!”
O an içimde bir şeyler koptu. Dört yıl boyunca her gece ailemin affedeceği günü beklemiştim. Ama şimdi, yağmurun altında ıslanırken, yalnızlığım daha da büyüdü.
Yavaşça sokağa çıktım. İstanbul’un kalabalığına karıştım ama kimseye ait değildim artık. Cebimde sadece birkaç kuruş ve eski bir telefon vardı. Eski arkadaşlarımdan kimseye ulaşmak istemedim; çoğu zaten beni unuttu ya da görmek istemiyordu.
Bir kafeye girdim, köşedeki masaya oturdum. Garson kız bana kısa bir bakış attı; gözlerinde merak ve biraz da korku vardı. Sipariş verirken ellerim titriyordu.
Yan masada iki adam konuşuyordu:
“Duydun mu? Mahalleden biri hapisten çıkmış.”
“Kimmiş?”
“Şu Murat’ın oğlu Erhan işte… Hırsızlık yapmıştı ya…”
İçimden bir küfür savurdum. İnsanlar değişmez miydi? Bir hata insanın tüm hayatını mahvedebilir miydi?
Kafeden çıktığımda yağmur daha da hızlanmıştı. Sığınacak bir yerim yoktu. Eski mahalleye gitmeye cesaret edemedim; orada herkes beni tanırdı ve annemin dediği gibi, herkes konuşurdu.
Bir süre sonra eski dostum Cem’in numarasını çevirdim. Telefonda kısa bir sessizlik oldu.
“Erhan? Sen misin?”
“Evet Cem… Yardımına ihtiyacım var.”
Cem’in sesi tereddütlüydü: “Bak kardeşim… Annem babam seni evde istemez. Ama istersen bodrumda kalabilirsin birkaç gün.”
Teşekkür ettim. O gece Cem’in evinin bodrumunda, eski bir battaniyeye sarılıp uyumaya çalıştım. Tavan arasından gelen su damlalarıyla birlikte gözyaşlarım aktı.
Ertesi sabah iş aramaya çıktım. Her yerde aynı sorular: “Daha önce çalıştınız mı?” “Siciliniz temiz mi?” Her seferinde başımı öne eğip yalan söylemek zorunda kaldım ya da gerçeği söyleyip reddedildim.
Bir gün eski sevgilim Zeynep’i gördüm sokakta. Göz göze geldik; önce tanımadı, sonra yüzü asıldı. Yanına yaklaştım.
“Zeynep… Nasılsın?”
Soğuk bir sesle cevap verdi: “İyiyim Erhan. Sen nasılsın?”
“İyi olmaya çalışıyorum… Beni affedebilecek misin?”
Başını iki yana salladı: “Sen içerideyken çok düşündüm. Ama artık hayatıma devam ediyorum. Lütfen beni arama.”
O an anladım ki, geçmişimden kaçmak mümkün değildi. İnsanlar bana ikinci bir şans vermeye hazır değildi.
Geceleri yine Cem’in bodrumunda kalıyordum. Bir akşam Cem yanıma geldi:
“Bak Erhan… Annem babam artık seni istemiyor evde. Mahallede de konuşuluyor… Başka bir yere gitmen lazım.”
Yine sokaklara düştüm. Birkaç gün parkta yattım; açlık ve soğukla mücadele ettim. Bir sabah belediyenin aşevinde sıraya girdim; önümde yaşlı bir amca döndü:
“Oğlum, sen gençsin… Ne işin var burada?”
Gözlerim doldu: “Hayat bazen insanı buraya getiriyor amca…”
O gün karar verdim: Ya geçmişimin esiri olacaktım ya da kendime yeni bir yol çizecektim.
Bir inşaatta iş buldum sonunda; yevmiyeyle çalışıyordum, ellerim nasır tuttu, sırtım ağrıdı ama en azından alnımın teriyle para kazanıyordum.
Bir gün öğle arasında ustabaşı Hasan abi yanıma geldi:
“Bak oğlum… Duydum senin hikâyeni. Burada herkes ikinci bir şansı hak eder. Ama önce kendini affetmen lazım.”
O sözler içime işledi. Akşam eve dönerken gökyüzüne baktım; yağmur durmuştu ama bulutlar hâlâ karanlıktı.
Aylar geçti; az da olsa para biriktirdim, küçük bir oda kiraladım. Anneme mektup yazdım: “Anne, ben iyiyim. Belki bir gün beni affedersiniz.”
Bir akşam babamdan mesaj geldi: “Eve gelme ama annen seni özlüyor.”
O gece uzun uzun düşündüm: İnsan gerçekten değişebilir mi? Toplum bize ikinci bir şans verir mi? Yoksa geçmişimiz hep peşimizi bırakmaz mı?
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız, bana ikinci bir şans verir miydiniz? Yoksa herkes gibi sırtınızı mı dönerdiniz?