Kayıp Zamanların Gölgesinde: Bir Dönüşün Hikayesi
“Senin yüzünden oldu Elif! Senin yüzünden baban gitti!” Annemin sesi, eski evimizin rutubetli duvarlarında yankılandı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim kelimeler boğazıma düğümlendi. Ellerim titrerken, gözlerim annemin gözlerindeki öfkeyle buluştu. O an, çocukluğumun geçtiği bu evde, her şeyin başladığı yerde, geçmişin hayaletleriyle yüzleşmek zorunda olduğumu anladım.
Yıllar önce, İstanbul’un Fatih semtinde, dar sokakların arasında büyüdüm. Babam, mahallede sevilen bir terziydi. Annem ise hayatın yükünü omuzlarında taşıyan, suskun bir kadındı. Babamın bir sabah ansızın evi terk etmesiyle her şey değişti. O günden sonra annemle aramızda görünmez bir duvar örüldü. O duvarı aşmak için defalarca çabaladım ama her seferinde annemin soğuk bakışlarıyla karşılaştım.
Bugün, yıllar sonra, annemin hastalandığını duyunca İstanbul’a geri döndüm. Kapıyı açtığımda, çocukluğumun kokusu burnuma doldu: naftalin, eski kitaplar ve biraz da hüzün. Annem beni görünce önce şaşırdı, sonra yüzünde eski bir kırgınlık belirdi. “Geldin mi sonunda?” dedi kısık bir sesle. “Geldim anne,” dedim, “ama bu sefer gitmeyeceğim.”
Evdeki sessizlik ağırdı. Her köşe başında babamın gölgesi dolaşıyordu sanki. Annemle sofraya oturduğumuzda, çaydanlığın fokurtusu dışında hiçbir ses yoktu. Birden annem konuştu: “Babanı hiç affedemedim. Ama seni de affedemedim Elif.”
“Ben ne yaptım anne?” dedim titrek bir sesle.
“Sen o gün babana karşı çıktın ya… O da dayanamadı gitti. Senin inadın yüzünden dağıldık biz.”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır taşıdığım suçluluk duygusu yeniden canlandı. Oysa ben sadece kendi hayatımı seçmek istemiştim; üniversiteye gitmek, başka bir şehirde yaşamak… Babam ise geleneklere bağlıydı, kızının evden uzaklaşmasını istemiyordu. O gece kavga ettiklerinde, ben de bağırmıştım: “Ben senin gibi yaşamak istemiyorum!” Babam sessizce kapıyı çekip gitmişti.
Yıllar sonra şimdi burada, annemin gözlerinin içine bakarken, pişmanlık ve öfke birbirine karıştı. “Anne,” dedim, “ben de babamı kaybettim. Senin kadar acı çektim.”
Annem gözlerini kaçırdı. “Bazen düşünüyorum da,” dedi, “belki de hepimiz kaybettik.”
O gece uyuyamadım. Eski odama çekildim; duvardaki çatlaklara, çocukluğumdan kalan oyuncak ayıya baktım. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey aynı değildi.
Ertesi gün mahallede dolaşmaya çıktım. Her köşe başında geçmişten bir iz vardı: bakkal Mehmet Amca’nın dükkanı kapanmıştı; çocukken saklambaç oynadığımız boş arsa şimdi otopark olmuştu. Bir köşe başında eski bir tabela dikkatimi çekti: “KAYIP EŞYALAR BULUNUR.” İçeri girdim; yaşlı bir adam tezgahın arkasında oturuyordu.
“Bir şey mi kaybettiniz kızım?” dedi.
“Bilmiyorum amca,” dedim gülümseyerek, “belki de çocukluğumu.”
Adam başını salladı: “Burada herkes bir şeyini arıyor. Kimi anahtarını, kimi hatırasını… Ama en çok da affedemediklerini.”
Dışarı çıktığımda gözlerim doldu. Affedemediklerimiz… Belki de en çok kendimizi affedemiyoruz.
Eve döndüğümde annem pencerenin önünde oturuyordu. Yanına gittim, sessizce elini tuttum. “Anne,” dedim, “ben seni affettim.”
Annem ağlamaya başladı; yıllardır tuttuğu gözyaşları yanaklarından süzüldü. “Ben de seni affediyorum Elif,” dedi fısıltıyla.
O an anladım ki; bazen en büyük kaybımız sevgiyi ertelemekmiş.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç affedemediklerinizle yüzleşebildiniz mi? Geçmişin yükünü bırakmak mümkün mü gerçekten?