Bir Vasiyetin Ardındaki Gözyaşları: İstanbul’da Bir Hayat Dönümü

“Sen yine mi geç kaldın, Elif? Çayın tadı soğumuş, ekmek de taş gibi!”

İşte yine başladı. Her sabah olduğu gibi, Nermin Hanım’ın sesi evin duvarlarında yankılanıyordu. Oysa ben, sabahın köründe kalkıp, annemin Moldovya’daki ameliyatı için dua etmiş, ardından da İstanbul’un soğuk sokaklarında markete koşmuştum. Yirmi yedi yaşındaydım ve hayatımın en zor dönemindeydim. Annemi, borçları ve geçmişimi geride bırakıp, İstanbul’a sadece bir buçuk yıl çalışıp döneceğim diye gelmiştim. Ama her geçen gün, bu şehirde daha fazla sıkışıp kalıyordum.

Nermin Hanım, yetmiş sekiz yaşında, eski bir ilkokul öğretmeniydi. Eşi yıllar önce vefat etmiş, çocukları ise yurtdışında kendi hayatlarını kurmuşlardı. Bana ilk gün, “Benimle ilgilenmek kolay değildir. Sabırlı olman lazım,” demişti. O zamanlar, sabrın ne kadar sınanabileceğini bilmiyordum. Her gün, onun huysuzlukları, küçümseyici bakışları ve bazen de ağır sözleriyle mücadele ediyordum. “Senin gibi gençler, kolay para kazanmak için geliyor buraya. Kimse kimseye bedava bakmaz,” derdi sık sık. İçimden, “Benim de annem var, ben de bir evlat için çabalıyorum,” diye geçirirdim ama ona asla söyleyemezdim. Çünkü onun gözünde ben sadece bir yabancıydım.

Bir akşam, annemle telefonda konuşurken, sesim titriyordu. “Anne, burada her şey yolunda. Merak etme, ameliyat paranı biriktiriyorum,” dedim. Oysa gerçek bambaşkaydı. Nermin Hanım’ın evinde, kendi evimdeymiş gibi rahat olamıyordum. Her hareketim izleniyor, her sözüm tartılıyordu. Bir gün, çamaşırları yanlış sıcaklıkta yıkadığım için saatlerce azar işittim. Bir başka gün, onun en sevdiği fincanı yanlışlıkla kırınca, “Senin yüzünden anılarım da kırılıyor,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü güçlü olmak zorundaydım.

Bir gün, Nermin Hanım’ın eski fotoğraflarını düzenlerken, gençliğinde ne kadar güzel ve neşeli biri olduğunu fark ettim. “Bu fotoğraftaki siz misiniz?” diye sordum. Bir anlığına yüzünde bir tebessüm belirdi. “Evet, o zamanlar hayat daha güzeldi. İnsanlar daha vefalıydı,” dedi. O an, onun da yalnızlığını hissettim. Belki de bu kadar huysuz olmasının sebebi, yıllardır kimsenin ona gerçekten değer vermemesi, çocuklarının bile onu unutmuş olmasıydı.

Bir gece, Nermin Hanım aniden rahatsızlandı. Hemen ambulansı aradım, hastaneye koştuk. O gece, hastane koridorunda sabaha kadar dua ettim. “Allah’ım, annemi de, Nermin Hanım’ı da bana bağışla,” diye fısıldadım. Sabah olduğunda, doktorlar iyi haber verdi. O an, içimde bir minnettarlık hissettim. Belki de, ona bakmak sadece bir iş değil, bir insanlık görevi olmuştu.

Ama Nermin Hanım, hastaneden döndükten sonra daha da içine kapandı. Artık neredeyse hiç konuşmuyordu. Bir gün, odasında eski bir defter buldum. İçinde, çocuklarına yazdığı ama asla göndermediği mektuplar vardı. “Sevgili oğlum, kızım… Sizi çok özledim. Keşke yanımda olsaydınız,” diye yazmıştı. O mektupları okurken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Onun yalnızlığı, benim özlemimle birleşti. O an, ona daha farklı bakmaya başladım. Artık sadece bir bakıcı değil, onun için bir dost olmaya çalıştım.

Bir sabah, Nermin Hanım beni yanına çağırdı. “Elif, biliyor musun, bazen sana çok haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Ama insan yaşlandıkça, kalbi de taşlaşıyor galiba,” dedi. O an, ilk defa bana içten bir şekilde baktı. “Senin annen var mı?” diye sordu. “Var, Moldovya’da. Yakında ameliyat olacak,” dedim. Sessizce başını salladı. “Umarım senin annen, benim çocuklarım gibi seni yalnız bırakmaz,” dedi. O söz, içimi dağladı.

Aylar geçti. Annemin ameliyatı için gereken parayı biriktirdim ama İstanbul’dan ayrılmak artık o kadar kolay değildi. Çünkü Nermin Hanım’ın bana ihtiyacı vardı. Bir gün, avukatı eve geldi. “Nermin Hanım, size bir şey bırakmak istiyor,” dedi. Şaşkınlıkla ona baktım. Nermin Hanım, titreyen elleriyle bir zarf uzattı. “Bu, benim vasiyetim. Okumanı istiyorum,” dedi. Zarfı açtım. İçinde, bana yazılmış bir mektup ve küçük bir anahtar vardı. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Elif, hayatımın son yıllarında bana gösterdiğin sabır ve sevgi için sana minnettarım. Çocuklarım uzakta, ama sen bana evlat oldun. Bu evin küçük odasını sana bırakıyorum. Umarım bir gün, kendi aileni burada kurarsın. Hayat bazen acımasız, ama senin gibi birinin kalbiyle güzelleşiyor.”

O an, gözyaşlarım sel oldu. Nermin Hanım’ın bana hiç göstermediği sevgiyi, son mektubunda bulmuştum. Ona sarıldım. “Teşekkür ederim, Nermin Hanım. Sizi asla unutmayacağım,” dedim. O da hafifçe gülümsedi. “Ben de seni, Elif.”

Şimdi, annem sağlığına kavuştu. Borçlarımızı ödedik. İstanbul’da, Nermin Hanım’ın bana bıraktığı odada, yeni bir hayat kuruyorum. Bazen geceleri, onun eski mektuplarını okurken, “Acaba insanlar neden birbirine sevgisini yaşarken göstermez?” diye düşünüyorum. Sizce, bir insanı anlamak için mutlaka kaybetmek mi gerekir?