Düğün Olmayacak: Bir Hayalin Kırık Hikayesi

“Düğün olmayacak!” diye bağırdım annemin yüzüne, gözlerimden yaşlar süzülürken. O an, mutfakta, eski tahta masanın başında, annemin elleri titreyerek tuttuğu çay bardağına bakıyordum. Babam salonda, tekerlekli sandalyesinde sessizce televizyona bakıyordu ama biliyordum, her kelimemi duyuyordu. Annem ise, “Kızım, yapma… Her şey düzelir,” dedi kısık bir sesle. Ama ben biliyordum, hiçbir şey düzelmeyecekti.

Ben Zeynep. 19 yaşındayım. Lise sonunu yeni bitirdim; hem de okul birincisi olarak. Hayalim Ankara Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okumaktı. Sınıf arkadaşlarım bana “kitap kurdu” derdi. Öğretmenlerim ise “Senin yerin buralar değil, Zeynep” derdi. Ama işte, bazen hayat, insanın önüne öyle duvarlar koyuyor ki, ne kadar zıplarsan zıpla, geçemiyorsun.

Babam, geçen kış işten dönerken minibüs çarptı. O günden sonra hayatımız ikiye ayrıldı: Kaza öncesi ve sonrası. Babam hastanede aylarca yattı. Annem başından hiç ayrılmadı. Ben ise hem okula gittim hem de evdeki işleri üstlendim. Kardeşim Ali daha 12 yaşında; o da bana yardım etmeye çalıştı ama çocuk işte…

Babam taburcu olduğunda artık yürüyemiyordu. Tekerlekli sandalyeye mahkûmdu. Annem işten izin aldı; babama bakmak için. Evdeki huzur, yerini sessiz bir gerginliğe bıraktı. Herkes birbirine daha az konuşur oldu. Ben ise geceleri yastığa başımı koyduğumda içimde büyüyen o sıkışmayı bastıramıyordum.

Üniversite sınavına girdim, çok iyi geçti. Ankara’dan kabul aldım. O mektubu elime aldığımda kalbim göğsümden fırlayacak sandım. Anneme gösterdim; gözleri doldu ama yüzünde bir gölge vardı. “Kızım, Ankara uzak… Biz ne yaparız sensiz?” dedi. O an anladım ki, benim hayalim onların yükü olmuştu.

Bir hafta sonra nişanlım Emre ile buluştuk. Emre’yi mahalleden tanırım; iyi çocuktur, ailesi hali vakti yerinde sayılır. Bana “Zeynep, Ankara’ya gitme… Burada kal, evlenelim,” dediğinde içimde bir şeyler koptu. “Emre, ben okumak istiyorum,” dedim. O ise “Aileni bırakıp nasıl gideceksin? Hem annen hem baban sana muhtaç,” dedi. Haklıydı belki ama ben de haklıydım.

O gece annemle tartıştık. “Anne, ben gitmek istiyorum!” dedim. Annem ağladı: “Babanın hali ortada… Ben tek başıma nasıl bakayım ona? Hem Ali de küçük… Sen gidersen biz ne yaparız?”

O an kendimi çok bencil hissettim. Ama sonra düşündüm: Hep başkaları için mi yaşayacağım? Benim de bir hayatım yok mu? O gece sabaha kadar uyuyamadım.

Ertesi gün babamla konuştum. Sessizce elimi tuttu: “Zeynep’im… Senin okumanı çok isterdim ama annen haklı… Biz sensiz ne yaparız?” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama bana göstermemeye çalıştı.

Bir hafta boyunca evde adeta bir cenaze havası vardı. Herkes suskun, herkes üzgün… Emre aradı: “Kararını verdin mi?” dedi. “Düğün olmayacak!” dedim telefonda; sesim titredi ama kararlıydım.

O günden sonra Emre bir daha aramadı. Mahallede dedikodular başladı: “Zeynep üniversiteye gidecekmiş de ailesini bırakacakmış… Yok efendim nişanı atmış…” Herkes konuştu, kimse bana sormadı.

Günler geçtikçe Ankara hayalim soldu gitti. Annem tekrar işe başladı; ben evde babama ve Ali’ye bakmaya başladım. Sabahları kahvaltı hazırlıyor, babamın ilaçlarını veriyor, Ali’yi okula gönderiyordum. Akşamları ise kitaplarımı açıp sessizce ağlıyordum.

Bir gün eski öğretmenim Ayşe Hanım aradı: “Zeynep, neden gelmiyorsun okula? Yardımcı olabilirim belki…” dedi. Utandım; ona da anlatamadım olanları.

Babam her gün biraz daha içine kapandı; annem ise yorgunluktan bitap düşüyordu. Ben ise her geçen gün biraz daha kendimi kaybettim.

Bir akşam Ali yanıma geldi: “Ablacığım, sen neden üzgünsün?” dedi safça. Sarıldım ona; “Hiçbir şey yok canım kardeşim,” dedim ama içimde fırtınalar kopuyordu.

Aylar geçti böyle… Bir gün mahalledeki kadınlardan biri kapıya geldi: “Kızım Zeynep, senin gibi akıllı bir kız burada heba olmasın… Belediyede bir kurs açılmış, git başvur,” dedi. O an içimde bir umut ışığı yandı.

Kursa başladım; çocuklara kitap okuma etkinliği düzenledik. O çocukların gözlerindeki parıltıyı görünce içimdeki acı biraz hafifledi.

Ama her gece yatağa yattığımda Ankara’daki hayatımı düşündüm: Acaba orada olsaydım nasıl olurdu? Belki de Emre ile evlenseydim şimdi mutlu olur muydum? Ya da ailemi bırakıp gitseydim vicdan azabıyla yaşayabilir miydim?

Şimdi 22 yaşındayım; hâlâ aynı evdeyim, hâlâ aynı sorularla boğuşuyorum. Babam hâlâ tekerlekli sandalyede; annem hâlâ yorgun… Ali büyüdü ama hâlâ bana muhtaç.

Bazen pencereden dışarı bakıp kendi kendime soruyorum: Hayallerimizden vazgeçmek zorunda mıyız? Yoksa ailemiz için fedakârlık yapmak mı en doğrusu? Siz olsaydınız ne yapardınız?