Bir Tabutun Başında: Annemin Cenazesi ve Kırık Kardeşlikler

“Bunu nasıl yaparsınız? O sizin anneniz!” diye bağırdı ablam Zeynep, gözleri dolu dolu bana bakarken. Elimdeki tespihi sıktım, avuçlarım terden kayganlaşmıştı. Annemin cansız bedeni hâlâ hastane morgundaydı ve biz, üç kardeş, onun cenazesini kimin kaldıracağı konusunda birbirimize düşman olmuştuk.

O an, çocukluğumuzun geçtiği o eski evde, annemin mutfakta börek açtığı günler geldi aklıma. O zamanlar her şey ne kadar kolaydı. Şimdi ise, aramızda yıllardır birikmiş kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar ve suskunluklar vardı. Annemizin ölümüyle birlikte hepsi birden patlamıştı sanki.

Küçük kardeşim Emre, köşede sessizce oturuyordu. Gözleri yerdeydi, dudakları titriyordu ama tek kelime etmiyordu. Zeynep ise öfkesini bana yöneltmişti: “Senin yüzünden bu hale geldik! Annemin son günlerinde yanında bile durmadın. Şimdi de cenazesiyle ilgilenmek istemiyorsun!”

“Zeynep, yeter artık!” dedim, sesim çatallandı. “Hepiniz biliyorsunuz ki annemle aramda ne kadar derin bir uçurum vardı. Onu affedemedim, kendimi de affedemedim. Ama bu, onu sevmediğim anlamına gelmiyor.”

Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzüldü. “O seni hep bekledi, biliyor musun? Her gün kapıya bakardı. ‘Belki bugün gelir,’ derdi. Sen gelmedin.”

Emre başını kaldırdı, sesi kısık ama kararlıydı: “Kimse annemin son günlerinde yanında değildi aslında. Hepimiz kendi hayatımıza daldık. Şimdi suçlu aramanın ne anlamı var?”

O an odada bir sessizlik oldu. Üçümüz de birbirimize bakıyorduk ama hiçbirimiz göz göze gelmek istemiyorduk. Annemin ölümünden çok daha önce başlamıştı bu kopukluk; şimdi ise geri dönüşü olmayan bir noktadaydık.

Telefon çaldı. Hastaneden arıyorlardı. “Mehtap Hanım’ın cenazesi için bir karar vermeniz gerekiyor,” dedi görevli kadın. “Bugün içinde işlemleri başlatmazsanız, belediye defin işlemi yapacak.”

Zeynep’in elleri titredi, Emre’nin gözleri doldu. Ben ise içimdeki boşluğa bakıyordum. Annemi toprağa vermek… Onunla ilgili son görevimizi yerine getirmek… Ama hangi yüzle? Hangi vicdanla?

Çocukluğumuzda annem bize hep “Birbirinizden başka kimseniz yok,” derdi. Ama büyüdükçe birbirimizden uzaklaştık. Babamın ölümünden sonra annem daha da içine kapanmıştı. Ben üniversite için İstanbul’a gitmiştim, Zeynep evlenip Ankara’ya taşınmıştı, Emre ise işsiz kalınca kasabada kalmıştı. Annem yalnız kalmıştı ama kimse ona gerçekten el uzatmamıştı.

Son yıllarda annemle konuşmalarımız hep kısa ve yüzeyseldi. Aramızda asla konuşulmayan bir mesele vardı: Babamın ölümünden sonra annemin bana yüklediği sorumluluklar ve onun benden bekledikleri… Hiçbir zaman onun istediği gibi bir evlat olamadım. O da beni affedemedi, ben de onu.

Şimdi ise, annemin cenazesi ortada kalmıştı. Komşular arıyor, akrabalar soruyordu: “Mehtap Hanım’ın çocukları nerede?” Herkesin dilinde aynı cümle: “Böyle şey görülmemiştir.”

Zeynep birden ayağa kalktı: “Ben yapacağım! Annemin cenazesini ben kaldıracağım! Siz ne yaparsanız yapın!”

Emre başını salladı: “Ben de geleceğim abla.”

O an içimde bir şey koptu. Yıllardır taşıdığım öfke, suçluluk ve pişmanlık bir anda gözyaşına dönüştü. “Ben de geliyorum,” dedim sessizce.

Cenaze günü kasabanın mezarlığında toplandık. Annemin tabutu başında imam dua okurken, kasaba halkı bize tuhaf bakışlar atıyordu. Herkes fısıldaşıyordu: “Bak, Mehtap Hanım’ın çocukları sonunda gelmiş.”

Tabut toprağa indirilirken Zeynep’in elleri titriyordu. Emre ağlıyordu. Ben ise sadece susuyordum. İçimde bir boşluk vardı; ne dua edebildim ne de ağlayabildim.

Cenaze sonrası eve döndüğümüzde Zeynep bana döndü: “Şimdi ne olacak?” dedi.

“Bilmiyorum,” dedim. “Ama bildiğim tek şey var; annemizi toprağa verdik ama onunla birlikte geçmişteki tüm acılarımızı da gömdük mü bilmiyorum.”

Emre pencereye bakarak konuştu: “Belki de asıl cenaze bizim kardeşliğimizdi.”

O gece uyuyamadım. Annemin sesini duyar gibi oldum: “Birbirinizden başka kimseniz yok.” O sözler beynimde yankılandı durdu.

Sabah olduğunda kahvaltı masasında üçümüz sessizce oturuyorduk. Zeynep’in gözleri şişmişti, Emre’nin elleri titriyordu. Ben ise hala içimdeki boşluğu dolduramamıştım.

Bir ara Zeynep bana döndü: “Sence annem bizi affetti mi?”

Cevap veremedim. Belki de asıl soru şuydu: Biz birbirimizi affedebilecek miydik?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Geçmişin yükünü bırakıp yeniden kardeş olabilir miydiniz?