Yıllar Sonra Annemin Yıkılmış Evinin Kapısında
“Oğlum, ne olur bir gün gel de yüzünü göreyim,” demişti annem telefonda, en son konuştuğumuzda. O zamanlar işim gücüm vardı, İstanbul’un hengamesinde kaybolmuş, kendi hayatımın peşine düşmüştüm. Annemin sesi, arka planda bir radyo uğultusu gibi kalmıştı. Şimdi ise, yıllar sonra, elimde bir tomar evrakla, çocukluğumun geçtiği o eski mahalleye dönerken, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey olacak, bir şey görecektim.
Evin önüne geldiğimde, gözlerime inanamadım. O güzelim beyaz badanalı, sardunyalarla süslü ev, şimdi camları kırık, kapısı sökülmüş, duvarları dökülmüş bir harabeye dönmüştü. “Bu ev… bizim ev mi?” dedim kendi kendime. Kapının önünde oturan yaşlı komşumuz Şükran teyze, beni görünce gözleri doldu. “Ah Metin, sonunda geldin. Annen seni çok bekledi, çok ağladı. Ama sen gelmedin…” dedi, sesi titreyerek.
Bir an için zaman durdu. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Oğlum, ben iyiyim, sen işine bak.” Hep böyle derdi, hiç yük olmak istemezdi. Ama ben, onun bu sözlerine sığınıp, kendi vicdanımı rahatlatmıştım. Şimdi ise, o evin yıkık dökük hali, annemin yalnızlığının, çaresizliğinin bir aynası gibi önümde duruyordu.
Evin içine girdiğimde, her köşe başında bir anı canlandı gözümde. Çocukken annemin yaptığı tarhana çorbasının kokusu, babamın eski radyosundan yükselen türküler, kardeşimle kavga ettiğimiz o küçük oda… Şimdi hepsi tozun, örümcek ağlarının ve sessizliğin içinde kaybolmuştu. Bir köşede annemin eski şalı, hala kokusunu taşıyor gibiydi. Elime aldım, gözlerim doldu.
Şükran teyze içeri girdi, “Annen hastalandı, kimse bakmadı. Belediyeden gelip yardım ettiler biraz, ama yetmedi. Sonra hastaneye kaldırdılar. Senin numaranı bulamadık. Çok aradı seni, son günlerinde bile ‘Oğlum gelir mi?’ diye sordu,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Yıllarca annemi ihmal etmenin, ona bir telefon bile etmenin, bir gün olsun yanında olmamanın ağırlığı omuzlarıma çöktü.
Küçükken annemle pazara giderdik. Elimi hiç bırakmazdı. “Oğlum, hayat zor ama biz birbirimize sahip çıkarsak her şeyin üstesinden geliriz,” derdi. Oysa ben büyüdükçe, annemin elini bıraktım. Kendi hayatım, kendi dertlerim, kendi mutluluğum daha önemli oldu. Annem ise, o eski evde, her geçen gün biraz daha yalnızlaştı, biraz daha sessizleşti.
Evin duvarlarında annemin yazdığı notlar vardı. “Metin, sütü unutma. Metin, akşam erken gel.” O notlar, şimdi birer ağıt gibi duvarda asılıydı. Annemin yokluğunda, o evin her köşesi bana geçmişin hesabını soruyordu.
Bir gün, üniversiteyi kazandığımda annem sevinçten ağlamıştı. “Oğlum, adam olacak, büyük adam olacak,” demişti komşulara. Ben ise, büyük şehirde kaybolurken, annemin umutlarını, hayallerini geride bırakmıştım. Şimdi ise, o umutların, o hayallerin yıkıntıları arasında dolaşıyordum.
Şükran teyze bana bir zarf uzattı. “Annen sana mektup yazmıştı, veremedik,” dedi. Titreyen ellerimle zarfı açtım. Annemin el yazısıyla yazılmıştı: “Oğlum, seni çok özledim. Biliyorum, hayatın yoğun, işler güçler… Ama bir gün gelirsen, sana sarılmak isterim. Benim için en büyük mutluluk bu olurdu. Kendine iyi bak, oğlum. Allah’a emanet ol.”
O mektubu okurken, gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Annem, son nefesine kadar beni affetmiş, beni sevmişti. Oysa ben, onu bir kez olsun aramamış, bir kez olsun yanında olmamıştım. Şimdi ise, ne annem vardı, ne de ona sarılacak bir kucak. Sadece pişmanlık, sadece suçluluk…
Mahallede dolaşırken, eski arkadaşlarım beni gördü. “Metin, anneni çok yalnız bıraktın. Keşke daha önce gelseydin,” dediler. Herkesin gözünde bir sitem, bir kırgınlık vardı. O an anladım ki, sadece annemi değil, kendimi de kaybetmiştim.
Evin bahçesinde otururken, çocukluğumun anıları bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Annemle birlikte ektiğimiz domatesler, akşamları birlikte içtiğimiz çaylar, annemin bana anlattığı masallar… Şimdi hepsi geçmişte kaldı. Geriye sadece yıkık bir ev ve içimde dinmeyen bir acı kaldı.
O gece, annemin eski yatağında uyumaya çalıştım. Rüyamda annemi gördüm. Bana gülümsüyordu, “Oğlum, üzülme. Ben seni hep sevdim,” diyordu. Uyandığımda, gözlerim yaşlıydı. Annemin sevgisi, yokluğunda bile içimi ısıtıyordu. Ama bu sevgi, pişmanlığımı hafifletmeye yetmiyordu.
Şimdi, annemin mezarına gidip dua ediyorum. “Anne, beni affet. Sana layık bir evlat olamadım,” diyorum. Herkesin bir annesi var, ama kimse annesinin değerini kaybetmeden anlamıyor. Ben ise, çok geç anladım.
Belki de en büyük ceza, insanın kendi vicdanında yargılanmasıdır. Şimdi size soruyorum: Siz hiç annenizi ihmal ettiniz mi? Onun bir gün sizi beklemeyeceğini düşündünüz mü?