Evde Yabancı: Bir Türk Annenin Sessiz Çığlığı
“Eve ne zaman döneceksin anne?” diye sormuştu Ezgi, o küçücük sesiyle ekranda bana bakarken. Sesi hıçkırıklarımda boğulup gitti, sustum, titreyen ellerimle telefonu kapadım. Her akşam, Almanya’da çalıştığım yaşlı kadının evindeki pencerenin önünde dualar ederken hayalini kurduğum an, aslında en çok korktuğum gerçek olmuştu: Eve döndüğümde artık ait olmayacaktım.
O gün kollarımda Berlin’in soğuğu, içimde ise memleketin hasretiyle döndüm Sivas’a. Kafamda valizler, avuçlarımda paramparça olmuş hayaller… Kapıyı açar açmaz burnuma çocukluğumda annemin yaptığı mercimek çorbasının kokusu değil, ağır bir sessizlik ve yabancılık çarptı.
İlk göz göze geldiğim kişi oğlum Mustafa oldu, o bana baktı, ben ona. Ellerini cebine koyup başını çevirdi. Ezgi odasından bile çıkmadı. Kocam Cemil’in ise yüzünde öyle bir yabancılık vardı ki, sanki başka birinin kadınıydım artık. Herkes o akşam suskun, sorular ise havada asılıydı. Sessizliğimiz mezar taşı gibi, cümle kuracak kadar bile yakın değildik birbirimize.
Akşam yemeğinde Cemil tabağındaki yemeği de, beni de görmezden geldi. “Almanya güzel miydi?” Bir ara o sordu soğukça. Cevap vermekte zorlandım. “Çok çalıştım, sizin için…” dedim ve durdum. Çünkü onun gözlerinde öfke, kırgınlık, hatta utanç vardı; hiç sevgi yoktu.
Ertesi sabah mutfağın köşesinde ağlarken yakaladı beni Ezgi. “Bir şey mi oldu anne?” Hem suçlu hem ürkek sordu bu cümleyi. Sanki bir yabancının evinde, odasındaki düzene yanlışlıkla dokunmuşum gibi. “Yok, özlemişim sadece,” dedim, saçını okşadım, bana sarılmasını bekledim. Ama kolları titreyerek geri çekti. Yıllardır uzak kalınca, annelikten düşülüyormuş insan. O sıralar, yan komşu Hatice ablayla konuşurken, “Çocuklar annesiz büyümez kızım, parayla büyümez…” dedi. O an içime bir bıçak gibi işledi bu cümle.
Evin huzurunun yerini soğuk savaşlar almıştı. Cemil telefonuyla fazlasıyla meşgul, geceleri geç geliyordu. Bir gece sabaha karşı kapı sesiyle uyandım. Pencereden dışarı bakınca arabanın içinden başka birinin indiğini gördüm. Sesler duymayayım diye yastığıma gömüldüm, sonra cesaretimi topladım, sessizce mutfağa gittim.
Cemil’i karşısında ağlayan bir kadınla gördüm. Karanlıkta sadece kadının gölgesi seçiliyordu ve Cemil’in omzunda hüngür hüngür ağlıyordu kadın. “Ne oluyor burada?” diye sormak istedim ama sesim çıkmadı. O an hayatımın film şeridi gibi gözümün önünden geçti: yıllarca gurbette, çamaşır suyu kokulu ellerimle biriktirdiğim paralar, ilk kez çocuklarımın fotoğrafına dokunduğum gün, her gece dua ettiğim, hasretini içime gömdüğüm evim… Ve şimdi bir yabancının gözyaşında boğuluyordum.
Ertesi gün Cemil’le konuşmaya karar verdim. “Yıllarımı verdim bu aileye, Cemil. Seninle omuz omuza hayal kurarken, neden bana bunları yapıyorsun?” dedim. Kafasını kaldırdı, gözlerinin altında koyu mor halkalar. “Sen bizi bırakıp gittin, Nermin. Hiç anlamadın, ben burada tek başımayım. Herkes sana ‘gariban Cemil’ dedi, ben de birine sığındım. Suçluyum, evet ama ben de yalnızım!” dedi. O anda tüm cümlelerim, kalbimdeki tüm sevgi, onun harflerinin altına gömüldü. Çünkü en büyük yalnızlığın adını koymuştu: Evde kalamadım, orada da ait olamadım.
Çocuklarıma sarılmak istedim. Mustafa beni görmezden gelmeye devam etti, telefonlarından başlarını kaldırmıyorlardı. Ezgi bir gün bana öyle bir bağırdı ki: “Anne, sen annelik yapmadın! Sadece para yolladın! Arkadaşlarım anneleriyle pikniğe gitti, bense hep senin sesini telefonda duydum! Biz seni istemiyoruz!” dedi. O an damarlarımda yılların yorgunluğu, kalbimde ise çocuklarımın sevgisizliği dondu kaldı.
Bir gece, kendi çocuklarımın bana yabancılaştığı o evde, eski fotoğraflara bakarken ağladım. Küçükken Ezgi bana sarılır, Mustafa babasının boynunda zıplardı. Şimdi ise göz göze gelmekten korkuyoruz. Cemil başka bir kadının dünyasında, çocuklarım ise bana yabancı. Hayatı kaybetmiş hissederken, bir sabah aynaya baktım: Yıllarca sevdiklerim uğruna, kendi kimliğimi, gençliğimi, mutluluğumu unutmuşum. Gür saçlarımın yerini beyazlar, umutlarımın yerini çökmüş gözler almış.
Kendi anneme gitmek istedim, ama köydeki evde de huzur yoktu. Herkesin dilinde aynı laf: “Kadın kocasını, çocuklarını yuvada bırakıp gurbete gider mi? Parayla aile olunur mu?” Oysa ben çaresizlikten gitmiştim, onları mutlu olsunlar diye… Kimse bir kez “Nermin, iyi misin?” diye sormadı.
Bir gün Ezgi odasına kapanmış ağlıyordu. Kapısını çalmaya korka korka yanaştım. “Kızım, yanlış yaptım biliyorum, ama annenim. Belki affedemezsin, ama ben hep senin yanında olacağım,” dedim. O kalktı, bana bakmadan: “Zaten çok geç, anne. Ben büyüdüm sensiz, şimdi senden öğrenecek sevgim yok,” dedi. Kalbimden koca bir kaya koptu, sustum, arkamı döndüm.
Yalnız gecelerimin birinde, pencereden dışarı bakarken sordum kendime: Bunca yıl bana “Fedakarlık” dediler, “Güçlü kadın” dediler, ama aslında ben ne kaybettim, ne buldum? Evinin kapısından içeri girince annelik bitebilir mi? Bir insan, hem ana, hem evlat, hem de kadın olmayı başarabilir mi? Kendi kimliğimi bulmak için, yine yalnız geceye sarıldım.
Şimdi herkes gündelik hayatına dönmüşken, ben hâlâ evde bir yabancıyım. Kendi çocuklarımın bana koyduğu mesafeyi, eşimin sevgisindeki eksikliği gün gün daha çok hissediyorum. “Anne olmak fedakarlık mı, yoksa kendinden vazgeçmek mi?” diye sordum bir daha, aynada silikleşen yüzüme. Belki cevabını siz biliyorsunuzdur, ben hâlâ bulamadım…