Elif’in Reçelleri: Annelik, Yalnızlık ve Bir Kavanoz Sevgi
Uğultunun ve kavga seslerinin yankılandığı eski bir evde, mutfağın ortasında tek başıma durmuş, elimde kavanoz yapışkan reçelle uğraşıyorum. “Selin, her kavanozu gerçekten seviyor musun yoksa alışkanlıktan mı teşekkür ediyorsun?” diye kendi kendime mırıldandığım bir sabah bu… Oğlum Murat’ın gidişinden sonra, içimde açtığı boşluğu doldurmanın yolunu ararken, sıcacık cam kavanozlara umutlarımı paylaştırdım. Yıllarca birlikte karnımızı doyurduğum, kışın ortasında soframıza yaz sıcağı getiren reçel kokusuna sığındım.
Boşandığımdan beri bahçedeki ağaçlar ve taze meyveler bana arkadaş oldu; ellerimi zamanla daha maharetli yaptılar. Sabah pazara inerim, komşu Derya teyzeden taze kayısı seçerim; sonra eve gelir, mutfakta saatlerce reçelin başında nöbet tutarım. Her kavanoza biraz çocukluğumdan, biraz da eski evliliğimden kalma hatıraları karıştırırım. Elif’im ben, 56 yaşında… Üç oğlum birer birer evlenip kendi yuvalarını kurdu, ben ise yalnızlığımı bahçemde, reçellerimde unutur oldum.
Ama asıl mesele, işin içine Selin girince başlıyor. Murat’ın eşi, narin yüzlü, renkli gözlü genç kadını ilk gördüğümde içim ısınmıştı. Evin içine hayat, neşe gelir diye ümit etmiştim. Annem gibi, “Evlat elin olur, gelin ilim olur” derdi hep; ama inanmak istemedim. Nedense ne yapsam Selin ile aramızda o ince mesafeyi aşamadım. Başlarda bana övgüler yağdırdı: “Elif Anne, bu reçelin tarçın kokusu çocukluğumu hatırlatıyor!” dedi bir gün. Gülümsedim, ellerim titredi mutluluktan. Ertesi hafta bir kavanoz daha götürdü kayınvalidesine, “Kahvaltıda parmaklarımızı yedik, elinize sağlık!”.
İşte o ilk aylarda hiçbir terslik yoktu zaten. Ne zamanki, geçen yazın sonunda bahçedeki şeftaliler olgunlaşınca, ben yine kavanoz kavanoz reçel yaptım. Evde reçel kavanozları üst üste dizilmiş, mutfak narenciye kokuyordu. Murat ve Selin kahvaltıya geldiler. Onların gözünde annemin tüm vefa duygusunu, sevgisini akıtmak ister gibi, taze bir kavanozu heyecanla açıp uzattım.
“Selinciğim, senin için yaptım… İçinde limon kabuğu var, ekşi tatları seversin diye.”
Selin önce teşekkür etti, sonra bir an göz göze geldik. O andaki bakışlarındaki uzaklığı görmezden geldim. Bazen bir yabancı hissedersiniz kendinizi kendi evladınızın yuvasında… Ben de hissettim o gün. Ama kendimi kandırmak kolaydı: Herkes sıcak davranıyordu, Murat uzaktan göz kırptı, ‘Anne, senin reçelin gibisi yok’ dedi samimiyetle.
Ardından günler geçerken, bir gün eczaneye gidip dönerken tesadüfen komşunun balkonundan Fatoş Hanım ile konuştuklarını duydum. “Selin Hanımcığım, elinize sağlık, vallahi anneanne usulü reçel olmuş!” Selin tatlı tatlı gülüyor, “Estağfurullah, Elif Anne’m yapıyor, bana çok getiriyor da dayanamayıp eş dostla paylaşıyorum, siz de alın afiyetle,” diyordu. İçimde garip bir burukluk… Sanki emeğim başkalarının dilinde dolaşıyor, sevgim paylaşıldıkça kayboluyordu. Eve dönerken hüzün içinde; sanki bahçedeki bütün ağaçlar bana sırtını dönmüş gibi hissettim.
O geceden sonra, uykularım kaçtı. Acaba yanlış bir şey mi yapıyorum? Fazla mı ısrar ediyorum onlara yakın olmaya? Komşum Şükran Abla’ya anlattım, “Senin gelin akıllı kız, yapsın yapsın verdiklerini paylaşsın, kıymetini anla,” dedi. Haklı mıydı? Ama ben sanki parçamı, kendimden bir şeyi kaybediyor gibiydim.
Bir gün otobüste ablam Zeynep ile denk geldik, “Bak görüyor musun Selin’in yaptığına,” dedim. “Kendini sevdirmen lazım, Elif. Zorla değil, zamana bırak,” dedi. O sırada içimde, çocukluğumun yokluk günlerinden kalma bir incinmişlik vardı. Annemin zorla pişirdiği pekmezli çörekleri sofrada kimseye beğendirememesine, ama zorla gülümseyip ‘Şahaneymiş’ dememize benzedi hayatım. Ah, annemin hüznüyle aynı kaderi mi paylaşıyorum şimdi?
Bir sabah, yine reçel yapacağım diye mutfağa girdim, kavanozları hazırlarken Selin aradı. “Elif Anne, bu hafta babamlar gelecek, varsa reçelinden biraz getirir misin?” İçimi nefret değilse de kırgınlık kapladı.
– “Tabii kızım,” dedim, “Hazırlayacağım.”
Ama o kavanozların yanına küçük bir not ekledim, “Kavanosu iade etmek şartıyla” diye esprili, ama içimde hafif bir hüzünle… O an bir şey anladım: Ben aslında alınmayla, kırılmayla değil, sevilmeyi arıyorum; saygı ve ait olma duygusu bana eksik geliyor. Yine de ses etmeden verdim kavanozları. Fakat bu sefer bir başka şey denedim; az yaptım, özenle seçtim ve Murat’a da dedim ki: “Oğlum, annene gelen kavanozları bazen geri getirin olur mu?” Murat pek anlam veremedi, “Anne, kavanozun mu önemli, reçelin mi?” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim.
O akşam, telefon çaldı. Selin arıyor:
– “Elif Anne, kusuruma bakma, komşulara çok veriyorum reçelleri, biraz paylaşıyorum. Senin emeğini anlatıyorum herkese. Ama bazen bizim sofraya bile yetmiyor… İstersen daha az getireyim.”
– “Önemli değil Selinciğim,” dedim ama içimde fırtınalar kopuyor.
Gece Murat’tan mesaj geldi: “Anne, Selin senin reçelini aldığı zaman mutlu oluyor. Ama galiba değerini göstermeyi bilmiyoruz. Üzülme.”
Birkaç gün sonra, markette kasada sıra beklerken, yanımda duran tanımadığım bir kadın bana yaklaşıp, “Siz Elif Hanım’sınız değil mi? Selin Hanım harika reçellerinizden bahsediyor hep. Ne olur bir gün tarifinizi öğrenebilir miyim?” dedi. O an çok şey geçti içimden; sevilmek ile görülmek arasındaki o ince çizgide kaybolmak. Yaptıklarınızın masa üstünde unutulmuş bir kavanoz gibi görülmesi…
Eve dönünce kavanozları raflara geri dizdim. Bugün en büyük oğlum Halil aradı, “Anne, Şermin hamile, moralin bozukmuş dedi babam. Misafirliğe gelsene, beraber reçel yapalım mı?” dedi. O an gözlerim doldu, demek ki çocuklarım için hâlâ bir anlamım var. Reçellerimi sevmeyebilir, sofralarında benim emeğimi olağan karşılayabilirlerdi; ama bir annenin sevgisiyle içini ısıttığı kavanozları başkalarına dağıttıklarında bana lüzum kalmıyor sandığımda yanılmışım. Belki de sorun bende değil… Belki de verdiklerimizin karşılığı ölçülmeyen şeylerdir bu hayatta.
Kendime döndüğümde, yine ellerim mutfak tezgahında, reçelin buğusuyla gözlerim ıslanıyor. Evet, yalnızım. Ama bir kavanoz reçelle sevgi arıyorum, kabul görmek… Gerçekten de annelik böyle bir şey mi? Sevgimizi paylaştığımızda kayboluyor muyuz, yoksa çoğalıyor muyuz?
Yorumlarınızı bekliyorum: Hiç içinizde, en değerli emeğinize bile sıradanmış gibi davranılınca içinize bir sızı çöktü mü? Yoksa ben mi fazla duygusal yaklaşıyorum bu meseleye?