Yalanlarla Dolu Bir Eve Dönüş: Aşk ve İhanet Arasında Kalmışlığım

“Sen gerçekten ona söylemeyeceksin, değil mi anne?” Salonda, annem Zehra Hanım’ın çatık kaşı ve titreyen ses tonuyla kocam Emre’nin mırıldanışı birbirine karışırken koridorda ayakkabılarımı usulca çıkarıyordum. Normalde işten erken dönmezdim ama o gün, hiç haber vermeden eve gelmek istemiştim. Belki içten bir kucaklaşmaya, belki de yorgunluğuma iyi gelecek bir sessizliğe ihtiyaç duymuştum. Kapının aralığından süzülen iki yabancı gölge gibi, onların o halini görünce ciğerlerimde ağır bir taş hissettim. Annem ve kocam… Birbirlerine bu kadar yakın olmak için hiçbir sebepleri yoktu; yine de aralarındaki tansiyonu tek kelimeyle tarif edemeyecek kadar sert, buz gibi bir şeydi.

Küçükken annem beni koruyan, kollayan meleğimdi. Ama şimdi; o bakış, o ses tonu… Nefesim kesildi, içeriye giremiyorum. Sanki eşiğin bu tarafında hayatım, öbür tarafında ise karanlık bir labirent var. Onların konuşması bitip ikisi de ayrı odalara dağıldıktan sonra zar zor girdim eve. Emre benle göz göze geldiğinde gözlerinin içinde bir suçluluk yakaladım; ama üstünü hemen örtmeye çalıştı, hızlıca mutfağa geçti. O gün ilk defa karnımı ezip geçen bir acı vardı. Annem ise odasından hiç çıkmadı, kapısını kilitledi.

Daha çocukken, Eskişehir’in taşlı sokaklarında düştüğümde dizime kolonya süren annem, şimdi dizginlenemez bir öfke ve korku bulutunun altında yitip gidiyordu benim için. O akşam, Emre bana “Nasıldı günün?” diye sordu. Gözlerime bakamadan, elleri titreyerek. Ona “İyiydi.” diyebildim, ne diğerini ne de kendimi inandırabildim. Aynada kendimin başka bir versiyonunu izliyormuşum gibi, yabancı hissettim.

O günden sonra her hareketlerini izler oldum. Annem markete gidiyorum diye çıkar, Emre tam beş dakika sonra telefonda birilerini arar, balkona çıkar ve mırıltılı cümlelerle konuşurdu. Mutfakta unutulmuş bir fincan, salondaki iki bardak… Her yerde bir iz, bir işaret arar oldum. Kendi evimde bir yabancıya dönüştüm. Geceleri salondaki eski koltukta otururken, duvardaki saat her tik tak edişinde bana bir şey hatırlatıyordu: Ya her şey gerçekten benim sandığım gibi değilse? Ya bir yanlış anlama ise? Ama içim o kadar tersiyle doluydu ki mantık yürütmek elimden gelmiyordu.

Bir akşam, dayanamayıp Emre’yi sıkıştırdım. “Bir süredir tuhaf davranıyorsun. Aranızda bir şey mi oluyor?” dedim, sesim titredi. O da bana baktı, “Senin kuruntun,” dedi. Kaçamak bir gülümsemeyle geçiştirmeye çalıştı. Anneme sordum, “Senin mutfakta Emre ile ne işin var? Her gün işi gücü bırakıp niye buradasın?” Bana hızlıca dönüp, “Saçmalama,” dedi. Ama sesindeki o ince mutluluk kırıntısı… Onu o kadar iyi tanıyorum ki, bir şeyin peşinde olduğumu hemen anladı ve benden uzaklaşmaya çalıştı.

Ertesi gün, haftalık alışverişe çıktık annemle. Her zamanki gibi uzun bir araba yolculuğu yaptık. Arabada, ayaklarımın altında annemin eski şalı duruyordu. Annem dikiz aynasından arada bir bana bakıyordu. “Kızım, bazen geçmişin yükü insanı taşımaktan yorar,” dedi birden. “Birinin sırrını taşımak, kimi zaman canından çok sevdiğin insanı da yorar.” Anlam veremedim. Evimize dönüşte, Emre garip bir şekilde gergindi. Akşam, annemi yine salonda ağlarken buldum. Ona yaklaştım, ellerini tuttum. “Anne, lütfen bana her şeyi anlat. Ne saklıyorsun benden?” dedim. Gözleri doldu, “Kızım, bazen her şeyin bilinmesini istemezsin,” dedi. “Çocuklarını, onları yaralamak istemezsin…”

Gece, dayanamayıp Emre’nin telefonunu kurcaladım. Aramalar, mesajlar; aralarında annemin de adı geçen eski konuşmalar… ‘Sakın Bahar’a söyleme. O bunu kaldıramaz.’, ‘Yarın her şey bitecek, söz annem…’ Gözlerime inanamadım. Ne yapsam, içimden bir fırtına geçiyor. Bağırmak istiyorum, susmak istiyorum, yakmak, yıkmak istiyorum. Sabah olduğunda Emre’ye her şeyi sordum. O an, hayatımın en uzun sabahıydı. “Ne saklıyorsunuz benden?! Annemle ne var aranızda?! Yalvarırım artık, içimdekini ben mi dökeyim, siz mi anlatacaksınız?” dedim.

Emre, gözleri yaşlı halde, “Bahar, senin bilmediğin çok büyük bir yük var üstümüzde. Ben… ben…” dedi, devam edemedi. Annem kapıda belirdi. “Yeter artık!” diye bağırdı. “Bahar, ben sana yıllarca hep bir anne gibi davrandım, ama insan kendini korumak için bazen yanlışlara bulaşabiliyor. Senin çocukluğun… O sancılı yıllar… Senin öz baban sandığın kişi, aslında…” Cümlesi havada asılı kaldı. Emre’nin ise elleri başında, gözleri yerdeydi. Annem devam etti: “Seni büyüten, o adam… O senin gerçek baban değildi. Gerçek baban, yıllar önce bizi terk etti. Emre bunu biliyordu. O adam aileye yaklaşıp bizi rahatsız etmeye başlayınca, Emre araya girdi. Onu uzak tutmaya çalıştı, tehdit edildi. Son zamanlarda onunla gizli gizli konuşmak zorundaydık; seni korumak için…”

O an beynimden vurulmuşa döndüm. Ailem, bildiğim aile değilmiş. Emre, bana yalan söylemiş! Annem, bunca zaman en büyük sırrı saklamış! İçimden bir çığlık, dışımdan sessiz bir gözyaşı aktı. Yıllardır aradığım huzur, aile sıcaklığı birden paramparça olmuştu. Geçmişimin bir yalan olduğunu öğrenmekten daha ağır bir acı yokmuş hayatta…

Günlerce anneme, Emre’ye tek kelime etmedim. Her gece aynı kâbus: Babam olan adam beni bırakıp gidiyor, annem ağlıyor, Emre sırtını dönüyor. Kendi kendime, “Ya ben kimim?” diye sordum. Bir ailede bu kadar yalanın içinden nasıl bir insan çıkılır, bilmiyorum. Bir gece, mutfağa inip eski aile fotoğraflarımıza baktım. Gülümsediğim, annemin bana sarıldığı, Emre’nin arka planda yer aldığı resimler. O kadar güzel, o kadar sahici görünüyordu ki… Ama şimdi hepsi birer hatıra kırıntısı, bir yalandan ibaretti sanki.

Bir sabah, Emre yanıma yaklaştı, “Bahar, senden özür dilemek için değil… sadece seni anlamak için geldim. Seni ve anneni korumaya çalıştım. Onun sana verebileceği bir zararı önlemek istedim. Sana yalan söylemem gerekiyordu, ama kalbim hep seninleydi.” dedi. Duygularım karmakarışıktı. Hem nefret ediyor hem acıyordum. Annem ise günler boyunca sessizdi, odasından çıkmadan dua ediyor, ağlıyordu. Bir gece yanıma gelip, “Hak ettiğin hayatı veremedim, kızım,” dedi, “Ama seni korumak için elimden geleni yaptım.” Ona sarılamadım… İçimde yılların öfkesi, kırgınlığıyla kaldım.

Yavaş yavaş annemi ve Emre’yi affedip affedemeyeceğimi düşünmeye başladım. Aile dediğin, sadece mutluluk değilmiş. Bazen herkesin kendi sırrı, kendi yıkımı var içinde. Bazen affetmek için önce, tüm o leş gibi yalanların içinde en saf gerçeğini bulman gerekiyormuş. Yavaş yavaş kendimi yeniden inşa etmeye başladım. Kırık dökük bu hayatı sevmesem de, o enkazın üstünde yeniden yürümeyi öğreniyordum. Kim olduğumu, kime dönüşmek istediğimi bulmaya çalışıyordum.

Belki de asıl mesele, geçmişte kaybolmak değil, oradaki yıkıntılar arasında yeni bir yol bulabilmekti. Ama hâlâ kendi kendime soruyorum: Eğer en yakınlarım bile bana yalan söyledi, ben bundan sonra kime güvenebilirim? Yoksa insan, en çok kendisine mi güvenmeli artık?