Kalabalığın İçinde Bir Yüz: Oğlumun Sırrı

Yağmurdan sırılsıklam olmuşum, hafta sonunu iple çekiyorum. Eve yetişmeye çalışıyorum, elimdeki poşetler ağırlaştıkça ayaklarım daha da yavaşlıyor. Tam üst geçitten geçerken, bir kadın kolumdan tuttu—sertçe. “Gülten Hanım? Değil mi?” dedi, sesi titrek, ama gözleri kararlıydı. Yanında beş yaşlarında, biraz ürkek bakışlı sarı saçlı bir çocuk duruyordu. Tanımadığım bir kadın bana bunu ilk defa söylese gülüp geçerdim ama gözlerinde öyle bir hüzün ve öfke vardı ki omuzlarım istemsizce kamburlaştı.

“Beni tanıyamadınız galiba ama oğlunuzu biliyorum. Bu çocuk sizin torununuz. Yeterince gizlediniz, ben artık susmayacağım.” Ağzımdan tek bir kelime çıkamadı, kalbim hızla çarparken yağmur damlacıkları yanaklarımda gözyaşı gibi akıyordu. “Kusura bakmayın, bir yanlışlık olmalı,” diye mırıldandım ama kadının sesi çatallanmıştı: “Oğlunuza söyleyin, beni aramasından korkmasın, ben size göstereceğim her şeyi. Ali benim oğlum. Ali sizin kanınız.”

Sanki içimde bir şey kırıldı. Evime, kadının numarasının ve adının yazılı olduğu kağıdı cebime koyup gittim. Kendime çay doldurup mutfağa oturdum, yağmurun cama vurmasını dinledim. Oğlum Serkan o akşam bir türlü eve gelmedi. Aradım, açmadı önce. Sonra kısa bir mesaj: “Bugün biraz geç geleceğim anne, bir sorun mu var?”

O gece Serkan kapıdan içeri girdiğinde gözlerimin içine bakmadı. Yüzü, haftalardır uykusuzmuş gibi solgundu. Ona kadını ve çocuğu anlattım. Başta şaka sandı, sırıttı. “Biri seni karıştırmış anneciğim, olur öyle,” dedi ama gözlerinde bir kaçış vardı. Dedim ki, “Serkan, bana bak. O kadın oğlunun senden olduğunu söylüyor. Çocuğun adı da Ali’ymiş. Doğru mu, Serkan?” Donup kaldı. Sonra avuçlarını saçına götürdü, yere baktı. Bir an sanki konuşacak gibi oldu, ağzını açtı, ama sadece bir iç çekiş duyuldu.

“Anne, saçmalama. Sen de biliyorsun bana böyle bir şeyi yapsam sana ilk ben söylerdim. Kadın aklını kaçırmış belli ki.”

İçimde bir huzursuzluk büyüyordu. Serkan’ın sesinde bir telaş, bir öfke vardı. Sözcükleri boğazıma düğüm olup kalıyordu. Gece boyu uykusuz dönüp durdum yatakta. Sabah Serkan erkenden çıktı evden. Elimde kadın tarafından verilen kağıt ve gönlümde büyüyen kuşku ile iş yerinde otururken, durup kadının adını defalarca araştırdım. Aradım, ama ona asla ulaşamadım. Adı: Ayşen. Çocuğun adı Ali.

O günün devamında, eski defterleri karıştırmaya başladım. Serkan üniversitedeyken Ayşen adında bir kız arkadaşı olduğunu hatırladım. İlişkileri kısa sürmüştü ama Serkan o zamanlar çok sarsılmış, günlerce suskun gezmişti. Akşam olunca Serkan eve döndüğünde masaya oturduk. Tekrar sordum: “Emin misin oğlum? Eğer bir çocuğun varsa, ne olursa olsun, o masumun günahı yok.” Yüzü kıpkırmızı oldu. “Anne, bir daha bu konuyu açma, lütfen. Yok öyle bir şey.”

İçimi kemiren kuşku, gündelik telaşlarımdan daha baskın hale geldi. Komşum Zeynep ablaya anlattım durumu biraz. “Ya doğruysa? Ya Serkan bir hata yaptıysa ama korkuyorsa? Bizim mahallede böyle şeyler saklanır ama gün gelir sızar. Belki de yardım etmelisin,” dedi. Haklıydı. O gece, hem kendimize karşı hem de o çocuğa karşı sorumluluğum olduğunu düşündüm. Ertesi gün kadın tekrar çıktı karşıma, market yolunda. “Serkan’a ulaşamadım. Ben çalışamıyorum, anneme bakıyorum. Ali sağlıklı ama babasını sormaya başladı. Lütfen bana yardım edin.”

Kadına döndüm: “Bakın, oğluma sordum, inkar etti. Kanıtınız var mı?” Kadın çantasından bir tomar kağıt çıkarıp uzattı—doğum belgesi, hastane kâğıtları. Babanın adı kısmı boştu ama tarih her şeyi anlatıyordu; Serkan ile Ayşen’in son görüşmesinden tam dokuz ay sonra doğmuştu Ali.

Kafamda binlerce soru. Gözlerim doldu, hiç tanımadığım bir çocuğun sorumluluğunu omuzlarımda hissettim. Akşam eve varınca Serkan’ı beklemedim, onu aradım. “Anne, işteyim,” dedi yorgun bir sesle. “Ben o kadına ve çocuğa yardım edeceğim. Eğer konuşmazsan, onu ben bulacağım. Belki de doğruyu söylüyor.

Serkan günler sonra salı akşamı masaya oturdu. Yüzü gölgeli, sustu başta. Sonra aniden gözleri doldu. “Anne, ben çok korktum. Üniversitedeyken Ayşen hamile olduğunu söylemişti. İnanamadım, ona güvenemedim. O zamanlar çok hata yaptım. Babam da yeni vefat etmişti, bocalıyordum. O çocuğun benim olduğuna hiç inanmak istemedim, annesiyle bağımı kopardım. Ama şimdi… Ben bir çocuğun babası olabilecek kadar cesur değilim.”

Onu ilk kez böyle aciz gördüm. Ellerini tuttum, “Hiçbirimiz hazır olmadan anne-baba olduk Serkan. Ama bizim neslimiz en çok kendini inkar ederek vakit kaybediyor. O çocuğu bir kez gör. Bakışlarında, gülüşünde kendini bulacaksın. Ben onun babaannesi olabilirim, ama senin yerini tutamam.”

Aradan bir hafta geçti, Serkan ve ben, Ayşen’in evine gittik. Küçük, eski bir apartmanın üçüncü katı. Ali utangaç bir şekilde masanın ucuna oturmuş, renkli kalemlerle resim çiziyordu. Serkan ne diyeceğini bilemez görünüyordu. Hiç beklemediğim anda Ali bana “Anneanne” dedi; şaşkın bir gülüşle. Gözlerimden yaşlar süzüldü; Serkan bu kelimeden korktu mu, utandı mı, bilemedim.

Birlikte aynı sofraya ilk defa oturduk. Ayşen sessizce yemek hazırlarken, Serkan Ali’ye küçük oyuncak arabasını verip izledi. O akşam eve dönerken yüreğim bir tuhaftı—ağlamak istiyor muydum, gülmek mi, çıkamadım işin içinden. Kendi annemin sözleri geldi aklıma: “Aile, kan bağından fazlasıdır. Sırtını dönmeyeceğin, hayatına kattığın herkes ailedir.”

Aylar geçti. Serkan ve ben, Ali’yle her hafta görüşmeye başladık. Serkan bazen hiç konuşmuyor, bazen Ali’yi uzun uzun izliyor. Şimdi bir sırla, bir korkuyla yaşamak istemiyoruz. Yavaş yavaş bağımız oluştu; Ali anaokuluna başladığında, ilk gösterisine gittik, gururla izledik. Hayatımda daha önce hiç hissetmediğim kadar karmaşık, acı-tatlı bir sevinç ve yük hissediyorum.

Bazen kendi kendime soruyorum: Bir karşılaşma bütün hayatımızı alt üst edebilir mi? Bir babanın korkusu, bir annenin merhameti ve küçük bir çocuğun masum gülüşü… Sizce, bağışlamak mı, yoksa gerçeği asla kabullenmemek mi daha zor?