Veda Günü: Bir Dostluğun Sonu

“Hayatımda bir gün bu kadar zor bir veda yaşayacağımı hiç düşünmezdim,” diye içimden geçirirken, annemin titrek sesiyle karşıda duran Karabaş’ı gösterdiğini duydum: “O da seninle mutlu olsun isterdi.” Düğün sabahıydı, annemin evindeki eski, solgun koltukta bembeyaz gelinliğim içinde oturuyorum. Karabaş, on iki yıldır her anımda yanımda olan dostum, kapının önünde halsizce yatıyordu. İçimde binlerce düğüm, odada ağır bir sessizlik; herkes sevinçli telaşta ama ben kelimelerin tükenişinde debeleniyorum.

İlkokulu bitirdiğimde babam, köydeki kulübesinden alıp getirmişti Karabaş’ı. “Yalnızlık sana iyi gelmez, Karabaş sana iyi bakar,” demişti. O zamandan beri Karabaş hem sırdaşım, hem koruyucum, hem de tek gerçek dostum oldu. Lise mezuniyeti gecesinde kapımda oturmuş ağlamamı beklerdi, üniversiteye gidecek olduğum için evde yalnız kalınca günlerce yolumu gözlerdi. İstanbul’a taşındığım çocukluk odasından ayrılırken Karabaş’ın bakışlarını unutamadım: sanki “elveda” diyor ama hala umudu var gibi…

Her eve taşındığımda, her sevgili ayrılığında, başımı yasladığım tek şey onun tüyleriydi. Bir gün, üniversiteden çıktığımda soğuk bir kış akşamı Karabaş’ı arka bahçede titrerken buldum. “Üşüyor musun oğlum?” dedim, o bana başını uzattı, yanına kıvrıldım, günün tüm yorgunluğu bir anda yok olmuştu. İnsanlar değişiyor, ayrılıklar kaçınılmaz oluyor ama Karabaş’ın sevgisi hiç değişmiyordu.

Son yıllarda, onun yaşlandığını fark ettim. Eskisi gibi hızlı koşmuyor, basamakları zor tırmanıyordu. Herkes düğün hazırlıklarının heyecanını yaşarken, ben Karabaş’ın gözlerine bakıyor, orada bir veda gizlendiğini hissediyordum. Annem, “O da seninle gurur duyuyor,” dediğinde, boğazıma bir yumru oturuyordu. Babam, “Karabaş kocadı kızım, belki de senin yeni hayatına huzurla başlamanı bekliyor,” diyordu.

O sabah, düğün günü, Karabaş’ı son defa gezdirmek istedim. Tarlaların arasından ilerlerken, o yaşlı bacaklarıyla yavaş adım atıyor, arada başını bana yaslıyordu. Sanki bana derin bir şefkat bırakıyor, içten içe veda ediyordu. “Ne olur bırakma beni,” dedim sessizce; içimde çocukça bir korku. Ardından, Karabaş gözlerini yavaşça kapattı, tarlanın ortasında yere uzandı. Dizlerimin üstüne çöküp başını kucağıma aldım, gözyaşlarım karıştı toprağa. “Beni bu kadar çok sevdiğini biliyor muydun Karabaş?” dedim, sanki duyar gibi burnunu hafifçe bana doğru çekti.

Köye döndüğümüzde, herkes düğün için hazırlanıyordu. Fakat annem gözlerime bakınca anlamıştı: “Galiba Karabaş seni uğurlamış,” diye fısıldadı. Nikah salonunun kapısında, içimde yasla mutluluğu bir arada taşımaya çalışıyordum. Eşim Murat’ın elini tutarken, gözlerim uzaklara, çocukluğuma ve Karabaş’ın anılarına dalmıştı. Düğün pastası kesilirken, herkesin yüzünde tebessüm, benim içimde bir düğüm…

Gece geç saatte eve gittiğimde, Karabaş’ın boş kulübesinin önünde durdum. Elimi uzattım, sanki o eski sıcaklığı hala hissedecekmişim gibi… Fakat orada sadece sessizlik, anılar ve minnet kaldı. “Öğrendim ki veda etmek, bazen hayatın en ağır sınavıymış,” diye düşünürken, kendime şunu sordum: Bunca yıl hayatımızı güzelleştiren bir dost için ne zaman veda etmeye hazır oluruz? Belki de asla olmaz.

Siz hiç ayrılığa tam anlamıyla hazır oldunuz mu? Ya da bir arkadaşınızı, her şeyiniz olan bir dostu, ne zaman gerçekten uğurlayabilirsiniz?