Bir Teflon Tavada Sığmayan Hayatlar: Bir Aşkın Sessiz Çöküşü

“Bunu mu istiyorsun Ayla?” diye neredeyse fısıldayarak sordu Engin. Bir elinde spatula, diğerinde tavayı havada sallıyordu. Masanın başında, artık soğumuş olan mercimekli patates yemeğine gözlerim takılı kaldı. Cevap vermedim. Boğazım düğüm düğüm… ‘Bunu’ derken, kastı neydi? Yirmi yıllık evliliğimizin sonunda konuşacak kelimemiz bile kalmamıştı.

Bir zamanlar aşkım sandığım adam, o yumuşak bakışlı genç Engin, şimdi önümde yaşlanmış, pes etmiş, ve en çok da bana yabancıydı. “Çocuklar bu akşam sende kalacak,” dedim, gözlerimi masadan ayırmadan. Hiçbir kelimemde öfke ya da kırgınlık yoktu. Sanki alışveriş listesi okuyormuşum gibi nötr. O da bunu fark etti çünkü içini çekip başını iki yana salladı. “Yani, bitti mi?” dedi kısık sesle, küçük bir çocuğun sorusu gibi.

Evin sessizliği, tavanın cızırdamasından daha ağırdı. Dışarıda yaz yağmuru başlamış, sular pencereleri dövüyordu. Biz o an, şehirdeki bütün yağmurlar kadar soğuk ve ıslaktık. Birbirimize dokunsak küser, konuşsak kavga çıkardı. Şimdi ise, sadece susuyorduk. Susmak bile yormuyordu artık.

Ankara’nın gri sabahlarında Engin işe gider, çocuklar okula koşardı. Ben de eski gazeteleri ve çocukların küçülen ayakkabılarını sakladığım sandığı gözetlerdim. Herkesin bir kaçış noktası vardı bu evde. Mesela ben, çocukların bırakıp gittiği kokulu yastıkları koklarken bulurdum huzuru. Engin ise en çok bulaşıklar biterken sigarasını mutfak balkonunda içerdi. Konuşmadan baş başa kalınca, geçmiş hatıralarımız olanca ağırlığıyla üstüme çökerdi. Gençlik kahkahalarımızı, sabaha karşı yaptığımız ilk menemenimizi, ilk tartışmamızı birer birer hatırlayışımı kimse duyamazdı.

Ama hayat bazen öyle bir noktaya geliyor ki, en basit akşam yemeği, bir tavanın üstünde kararmış patates gibi çürümeye başlıyor. “Ayla, ben… bilmiyorum daha ne diyeceğimi. Biz ne zaman bu hale geldik?” Engin’in umutsuzluğunu duydum, ama cevabı ben de bilmiyordum. Her gün biraz daha birbirimize yabancılaştık. Her tartışmayı yeni bir savaşa çevirdik, ama en sonunda silahları bırakıp, yüz yüze bile bakmamaya başladık. Kavga ettiğimiz günleri arayacak kadar sessizdi şimdi aramız.

Engin’le ilk tanıştığımızda, KU’daki o yaşlı çamların altında yürüyüş yapardık. O günlerde dünyamız küçüktü: Birbirimize ve hayallerimize sığardık. Sonra evlendik; annem bana kefen kadar beyaz bir gelinlik giydirdi. O ilk oturduğumuz evin duvarlarına hayallerimizi astık. Ay sonunu getirememenin paniği, ilk çocuğumuzun hastalığı, iki dakikalığına bile olsa birbirimizi ne çok sevdiğimizi göstermemizi engelledi. Ben annemden duyduğum gibi bir “aile olma” kurallarını öğrendim. O ise, babasından kalma suskunluğu sırtında taşıdı.

Büyüdük, çocuklarımızla büyüdük. Kimi zaman tartıştık; faturalar ödenmediğinde, çocukların öğretmeni şikayet ettiğinde, ya da misafirliğe gelen halamızın söyledikleri canımızı sıktığında… Fakat sonra bir taş gibi yerimizde kaldık. Ne ileri gidebildik, ne de geriye dönebildik. Gençliğimizin umutlarına o kadar çok güvenmiştik ki, şimdi hayal kırıklığımızı bile konuşamaz olmuştuk. Belki de en büyük hata buydu.

O akşam, patatesin dibi iyice kızarmışken Engin, “Birlikte yemek yapmayı hatırlıyor musun?” diye sordu. “Sen daima tuzu fazla koyardın,” dedim istemsizce. Hafifçe gülümsedi. O an, yıllardır görmediğim çocukluğunu yüzünde gördüm. Ama sadece o anlık.

Çocuklarımız, Zeynep ve Cem, salonda televizyon izliyordu. Biz arka planda, kendi savaşımızı sessiz sedasız sürdürüyorduk. Annem, geçenlerde bana, “Hiçbir evlilik sonsuz değil kızım,” demişti. “Mutluluğu sonsuza dek sürdüremesin, yeter ki saygını koru.” Ama bir insan zamanla saygıyı da yitirebiliyormuş. Ne zaman, hangi gün o ince çizgiyi geçtiğimizi bilmiyorum.

Ertesi gün Engin, çocukları okula bıraktıktan sonra eve uğramadı. Ben de kendimi mahallemizin fırınına attım. Fırıncı Fikri Amca, bana simit uzattı. “Derdin var senin Ayla,” dedi göz ucuyla. Üzgünce gülümsedim. Dışarıdan bakan herkes, içimizdeki yangını fark eder mi gerçekten? Eve döndüğümde eşyalar mı, duvarlar mı, yoksa içimdeki boşluk mu daha ağırdı; karar veremeden öylece oturdum. Dışarıdan bakınca sıradan, ama herkesin içinde taşıdığı çeşit çeşit acıdan biriydi benimki.

“Anne, babam neden gelmiyor?” diye sordu Zeynep akşam yemeğinde. Saçını okşadım. “Biraz zamana ihtiyacımız var,” dedim. Küçük bir çocuk, zamanın ne kadar ağır bir kelime olduğunu asla anlamaz. O gece, bir başıma salonda oturdum. Kendi kendime fısıldadım: “Sevilmemek mi, yoksa anlaşılmamak mı daha acı?”

İki hafta geçti. Her gün Engin’le konuşuyordum ama sadece çocuklar için; en temel, en sıradan meselelerde. O akşam kapım çaldı. Engin vardı. Elinde yine o eski tava. “Sen de açsındır,” dedi. “Çocuklar duysun istemiyorum şimdi kavga edeceğimizi.” Kimse kavga etmeyecekti. Oturduk. Tencerede yeni bir hayat pişiremeyeceğimizi ikimiz de biliyorduk.

Yemeğin sonu bir vedaydı aslında. Hiçbirimiz bunu dile getirmedik ama gözlerimizde yazan gerçeği okuduk. Sofrada çocuklarımız yoktu, ama bir zamanlar olan ‘biz’ de yoktu. O son akşam, birbirimize bir şeyler borçluymuş gibi uzun uzun baktık. “Ayla, belki de senin başka bir hayatın, benim de başka bir yolum olmalı,” dedi Engin. Sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Kendime bile itiraf edemediğim bir özgürlük duygusu geçti içimden; bu da acıydı. Hayat bazen en çok bitişte başlıyordu.

Şimdi seneler geçmiş, Zeynep ve Cem büyümüş. O eski tavayla tek kişilik yemekler hazırlıyorum. Bazen Engin’le telefonda hâlâ konuşuyoruz, daha az yaralı, daha az kızgın. Bazen düşünüyorum: Sevmek neydi, vazgeçmek ne? Siz hiç, sevdiğiniz birine ‘artık devam edemem’ demek zorunda kaldınız mı? Ya da en sessiz ayrılıklarınız hangi sofrada pişti?