Evimizin Sessiz Çığlığı: Eşitlik İçin Verdiğim Savaş

“Murat, lütfen, sen de çocuklara biraz göz kulak olur musun? Ben de işteki raporu yetiştirmeye çalışıyorum!” Saat sabahın altısıydı ve mutfakta tek başıma, soğuk fayanslara çıplak ayakla basarken yine kahvaltı hazırlıyor, bir yandan da çocukların çantasını yerleştiriyordum. Kızım Elif’in zayıf sesi koridorda yankılandı: “Anne, babam uyandı mı?” O an yine hayal kırıklığıyla iç çektim – Murat’ın hala yatakta yarı uykulu vakit geçirdiğini biliyordum.

Başımı kapıya çevirdim; Murat’ı usulca uyandırmaya çalışırken sesim titriyordu: “Murat, Elif biraz sorunlu, bugün sen bırakır mısın okula?” Gözlerini ovuşturarak, bana bakmadan, suratsızca, “Başım ağrıyor Emine, sen götür. Hem zaten sen daha yakındasın okula…” dedi. İçimden bir öfke kabardı ama aynı zamanda bir yorgunluk dalgası hissettim. Beraberce evlendik, iki çocuk büyütüyoruz ve ikimiz de tam zamanlı çalışıyoruz. Neden bütün yük bende?

İlk yıllarda, Murat eve gelince hemen bana yardım ederdi. Akşam sofrayı birlikte kurar, çocukların ödevlerine bakardık. Ama zamanla, özellikle Elif doğduktan sonra, işler değişti. Murat’ın işi yoğunlaştı, bana yardım etme bahanesi olarak her defasında ‘Patronum var ya, valla Emine, mahvediyor beni, ben geldim mi bitik oluyorum’ diyordu. Beni duymamaya, görmemeye başlamıştı. Bense ne hissediyordum? Sanki görünmezdim, sanki benim günüm hiç bitmiyordu. Evde, işte, gece hastalanan bir çocuk başında sabahlarken…

Geçen hafta annem aradı. “Kızım, yüzün hiç gülmüyor, ne oluyor?” dedi kısa bir sessizlikten sonra. Sustum. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Annemin nesli alışmıştı bu düzene, ama ben başka bir hayat düşledim. Sadece kendim için değil, Elif ve Kaan için de. Kızım öğrensin istiyordum: Ev ortak alandır, yük de ortak alınır omuza.

O akşam, mutfak masasının başında Murat’la konuşmaya karar verdim. Çocuklar uyumuştu; bulaşığı tezgâha yığılmış bir şekilde bıraktım ve ona döndüm:

“Murat, biz bu şekilde böyle devam edemeyiz. Anlamıyorsun. Ben çalışıyorum, eve geliyorum, yemek, temizlik, çocuklar, hepsi bende. Bazen çocukların bana baba diye sesleneceğinden korkuyorum çünkü gerçek babalarını ancak hafta sonu koltukta buluyorlar.”

Murat omuz silkerek, “Abartıyorsun Emine. Herkes aynı durumda. Annem de hep öyleydi.” dedi. Bu cümle beni mahvetti. Ellerim titredi. Annemin yıllarca çektikleri, babamın keyfi, benim sabahlara kadar ders çalışırken evde anneme yardım edişlerim gözümde canlandı. Varlığım küçük Emine’ydi o an, yetişkin Emine değil.

Bir süre konuşmadık. Murat televizyonun sesini yükseltti, ben ise çocukların kıyafetlerini katlamak için salondan kalktım. Her adımda ayaklarımda bir haksızlık ağırlığı hissettim. Neden bu kadar yalnızdım?

Bir gün Elif’i anaokulundan alırken öğretmeniyle kısacık konuşmamız da bu yükü yeniden hatırlattı bana:

“Elif bugün biraz yorgundu.

Evde babasıyla vakit geçiriyor mu?”

Başımı öne eğdim. Elif babasını özlüyor, ama bunu hiç söylemiyor. Kaan hâlâ küçücük; sabahları gözleriyle hep Murat’ı arıyor, yokluğunu hissettiriyor. Bense, onları teselli etmeye çalışırken kendimi kaybediyorum.

Bir gece, Kaan gece ağladı, Murat’ı sarsarak uyandırdım. “Bari bu sefer sen ilgilen, Murat!” dedim karanlıkta. Yarı uykulu bir homurtudan başka cevap alamadım. Giysiyle üstümü örtüp kanepeye geçtim. ‘Ben yanlış bir şey mi istiyorum?’ diye defalarca sordum kendime.

Bir keresinde çalışma arkadaşım Gül, kahve içerken “Sen neden hâlâ Murat’ın bu umursamazlığına katlanıyorsun? Bizim Serkan en azından çocuklarla haftada bir sinemaya gider, sorumluluk alır.” dediğinde utanmıştım. O anda fena hissettim; belki Murat’a karşı gereksiz sert oluyorum diye düşünmüştüm. Ama eve gelince bir kez daha aynı döngüyü yaşadım: Çocukların yemekleri, banyosu, ödevi, bir tek bana bakıyorlar.

Geçen hafta, büyük bir kavga ettik. Bıkkınlıkla, neredeyse çığlık atarak, “Artık dayanamıyorum! Sadece bir gün, tek bir gün evin bütün işlerini sen yap! O zaman anlayacaksın!” dedim. Murat kaçamak gözlerle pencereden dışarı baktı. Sonra öfkeyle cevap verdi: “Sanki ben bu evin erkeği değilim! Çevredekiler duysa ayıp, ne hallere düştük; ben çalışıyorum zaten!”

O gece uzun süre ağladım. Omuzlarım titredi. Sabahları her uyanışımda, yeni güne değil, yeni bir savaşa kalktım hissiyle gözlerimi araladım. Tek başımaydım.

Birkaç gün sonra, çocukların yanında tartışmamaya yemin ettim. Ama Elif sessizce bana yaklaşıp, “Anneciğim, neden üzgünsün?” dediğinde bozuldum. Kızım, sekiz yaşında, yükümü omuzlamaya başlamıştı. Ona boyun eğmeyi öğretmek istemedim. Başımı okşadım. “Kızım, biz ailece her şeyi paylaşmalıyız, hayat birlikte güzel olur. Bunu babana da anlatacağım.” dedim.

Bir yolunu bulmalıydım. Akşam yemeğinde çocukların önünde durdum. “Bu evin sorumluluğu, yemek pişirmek, temizlik yapmak, çocuklarla vakit geçirmek sadece bana ait değil. Hiçbir zaman da olmamalı. Siz de babanız da bana yardım edeceksiniz. Ben size babaannelerimizin yaptığı gibi bir hayat hazırlamak istemiyorum.” dedim. Murat’a dönüp gözlerinin içine bakarak, “Eğer gerçekten babaysan, bu evdeki çocuklar kadar sorumlusun. Ben annenin yanında ağlayan küçük kız değilim artık.” dedim.

Murat bir süre sessiz kaldı. Gergin bir hava vardı. Kabul ettirmek kolay olmadı; ilk haftalar, her küçük ev işinde homurdandı, çocukların ödevine yardım ederken sabrı çabuk tükendi. Ama yavaş yavaş, Elif ve Kaan’ın babalarına daha yaklaştığını, evin huzurunun arttığını ve üzerimden biraz yük kalktığını hissettim.

Belki tam anlamıyla istediğim gerçek eşitliği sağlayamadım; ama ilk kez kendi hayatıma sahip çıkarak bir şeyleri değiştirdim. Hâlâ bazı akşamlarda tek başıma yemek masasına bakarken yorgun düşüyorum. Ama her seferinde, kızımın gözleriyle bana “Sen güçlüsün anne” dediğini duyuyorum.

Bazen düşünüyorum: İnsan gerçekten evlendiği kişiyle bir hayatı tam anlamıyla paylaşmayı nasıl öğrenir? Biz kadınlar yükümüzü paylaşmaya ne zaman hakkımız olduğuna inanacağız? Yorumlarda siz olsanız ne yapardınız, başka çarem var mıydı, gerçekten çok mu şey istiyorum?