Eşim, Kuzeniyle Birlikte Yaşamamı İstiyor, Ben İse Artık Dayanamıyorum
“Zeynep abla, akşam yemeği için pilav mı yapsak, yoksa makarna mı?”
Tuğba yine mutfakta. Ne zaman eve gelsem onu ya tezgâhın üzerinde ders çalışırken ya da telefonda kıkırdaşırken buluyorum. Yorgunluğu, başımda ağır bir battaniye gibi hissediyorum. Masa başında gün boyu iş yapıp akşam eve bir tabak huzur ararken, mutfağın ucunda yükselen Tuğba’nın cıvıltısı, sanki hayatımın fon müziği olmuş.
Hakan, mecburen işten biraz geç dönecek; tabii bunu Tuğba’ya her zamanki babacan tavrıyla iletti yine, “Kendinizi çok yormayın, dışarıdan bir şeyler de söyleyebilirsiniz,” dedi telefonda. Duvarlarımızdaki tablolara, eski koltuklarımızın yıpranmış döşemelerine bile Tuğba’nın varlığı sinmiş gibi hissediyorum. Birine yardım etmek, aile olmak güzeldir ama bazen insan kendi evinin yabancısı gibi kalabiliyor.
Kendi içimde yeniden düşünüyorum: “Bir yıl, sadece bir yıl dayanıyoruz, Zeynep. Sonra bu sakinlik dönecek. Sabır. O da genç, ailesi yok buralarda.”
Ama bugün sabrımın ucu yanık bir fitil gibi kısa. Mutfağa geçiyorum, gülümsemeyi unutmuşum. “Ne istiyorsan onu yap, ben zaten aç değilim,” diye kestirip atıyorum. Tuğba üzülmüştür belki ama dikkat bile etmiyor, kulaklıklarını takıp bilgisayar başına geçiyor. Az sonra kahkahalarından anlıyorum, Erzincan’daki ailesiyle konuşuyor. Zamanında ben de bu evde misafirdim ama bir ay bile dayanamamıştım Hakan’ın annesinin kuralcılığına.
Gece olduğunda yatak odasında dertleşiyoruz. “Bak,” diyorum Hakan’a, “Ben kötü bir insan değilim, biliyorsun, ama Tuğba sürekli burada olunca gerçekten kendimi rahat hissedemiyorum. Bir de seninle konuşamıyoruz, baş başa kalamıyoruz.”
Hakan yorgun, ama anlayışlı görünmeye çalışıyor. “Zeynep,” diyor usulca, “O da bizim gibi insan, ailesi burada olsa niye buraya gelsin? Hem sana da güveniyorum, bana da. Kıskanılacak bir şey yok.”
“Kıskanmıyorum!” diye yükseliyorum istemeden. Yüzüm kızarıyor, ama dilimi tutamıyorum: “Kendi alanımda bir başkasıyla nefes almak zorunda bırakılmak, bu kıskançlık değil Hakan. Bu… boğulmak!”
Hakan da artık sinirlenmek üzere: “İki sene dişini sıkamayacaksan, neden daha baştan kabul ettik?”
O gece sessizce uyuyoruz. Ama sabaha kadar içimde biriken öfkeyi midemde bir yumru gibi hissederek. Sabah—erkenden kalkıyorum, kimse uyanmadan biraz nefes almak istiyorum. Fakat Tuğba mutfakta sandalyeye oturmuş telefonda mesajlaşıyor. Bir fincan kahve almak bile imkânsızlaşıyor; aramızda sevimsiz bir duraksama var. Üçünüzün bir arada yaşadığı küçük bir apartman dairesinde nefes almak gerçekten zor.
Geçen yaz başı: Tuğba’nın Erzincan’da üniversiteyi kazandığını duyan kayınvalidem, Hakan’a telefon açıp “Aman oğlum,” demişti, “Bizim Tuğba İstanbul’u bilmez, oralarda tek başına ne yapacak? Bari sizde kalsın bir süre, yurda da yerleşirse geçer zaten sonra.”
Başta bu düşünceye karşı çıkacak kadar sert değildim. Yıllarca alttan alta alışılmış bir düzenin parçası olmuşum, kendimden ödün vererek uzlaşıyorum. Ama bir insan ne kadar uzlaşabilir ki? Her akşam eve Tuğba’nın getirdiği gündemin ağırlığı, eve sızan kendini beğenmişlik ve rahatına düşkünlük… Benim evim artık bana ait değil.
Hafta sonları zoraki gezilere çıkıyoruz. Tuğba bizimle geldiğinde, toplu taşımada dert yanıyor, koca koca AVM’lerde kayboluyor. İki kere cüzdanını unuttu, köşe başında taksiciyle laf dalaşına girdi. Sanki sürekli gözetmek, korumak bana düşmüş gibi, annesiymişim gibi. “Abla, sen İstanbul’u benden iyi bilirsin ya, hangi otobüse binsem?” “Zeynepciğim, şu mağaza nasıl, alışverişte bana yardımcı olur musun?”
Bu ağır sorumlulukla yaşamak, beni her geçen gün tüketiyor. Arkadaşlarım davetlerine gelmemi istiyorlar, ama hep Tuğba’yı hesaba katmak zorundayım. Zeynep artık sadece Hakan’ın eşi değil, Tuğba’nın ev arkadaşı olmuş. Bazen aynada kendime bakıyorum: “Küçükken ne hayallerin vardı, Zeynep? Şimdi ise bir başkasının hayatının orta yerinde sıkışıp kalmışsın.”
Gece yarıları Hakan’ı uykudan uyandırıp konuşacak kadar çaresizleştiğim zamanlar da oluyor. “Bak Hakan, ben seni ve aileni seviyorum ama bizim de bir sınırımız olmalı. Belki bir kadın olarak tuhaf hissediyorum, belki kötü düşünceler geliyor aklıma, ama evimde özgür hissetmiyorum. İki yıl dediğin kolay değil.”
Hakan susuyor. Sonra bir ah çekip, “Biliyorum tatsız bir durum. Ama bu, aile gerekliliği. Amma da büyütüyorsun Zeynep.” deyip sırtını dönüyor. O sırada sabrım tükendiğini hissediyorum.
Bir süre sonra, komşular da söylentilere başlıyor: “Aaa Zeynep Hanım, kuzeniniz çok modern, gençler artık çok rahat,” diyorlar. Art niyetli olmasalar bile, dedikodular damarlarımı sıkıyor. İçerden Tuğba’nın kahkahaları, dışardan ise mahalleli kadınların bakışları…
O gün tartışmamız fırtınaya dönüşüyor. Tuğba, akşam yemeği hazırlarken gereksiz bir şaka yapıyor, ben de dayanamıyorum: “Tuğba, evde biraz sessiz olabilir misin? Hakan geldiğinde içim şişiyor, biraz huzur istiyorum!”
Tuğba bir anda irkilip gözleri doluyor: “Zeynep abla, bir şey yaptıysam affet, ama ben burada istenmediğimi de anlamak istemem. Annem her gün arıyor, iyi misin, rahat mısın diye. Ben burada bir fazlalık oldum galiba.”
O an içimde buruk bir pişmanlık, ama yine de kendi sınırlarımı korumak zorundayım. “Bak Tuğba,” diyorum gözlerimin içine bakarak, “Evimizde sana yer açtık, ama sürekli her şeyin bizim üzerimize kalmasından yoruldum. Anlıyor musun, bazen bir kadının kendi alanına da ihtiyacı olur.”
Hakan araya giriyor: “Zeynep, yeter! Senin yüzünden herkes huzursuz oldu. Tuğba’nın ailesine ne diyeceğiz, gerçekten mi vicdanın rahat olacak?”
İşte o an ağlamamak için mutfağı terk ediyorum. Ama biliyorum ki, her kadının aşk uğruna, aile adı altında feda ettiği şeyler var. Tuğba kendi odasına kapanıyor. Eve bir sessizlik çöküyor — öyle ağır ki.
Ertesi sabah Hakan’la baş başa oturuyoruz, “Sence her aile ‘yardım’ adı altında bir kadın daha feda etmeyi hak eder mi?” der gibi bakıyor gözlerim, ama sormuyorum, sadece susuyorum.
O son hafta şu soruyla yaşıyorum: “Gerçekten birinin iyiliği için, kendi hayatımı feda etmeye değer mi? Yoksa bencillik dediğimiz şey, özsaygının başka bir adı mı?”
Siz olsanız ne yapardınız? Bu sınırlar gerçekten sadece bencillik mi yoksa sağlıklı bir yaşam için haklı bir isyan mı?