“Ben Kimseye Ücretsiz Bakıcı Olmak Zorunda Değilim!” – Ailem Neden Karşıma Geçti?
Pazar günü, mutfağın camından sokağı izlerken içimde tarifsiz bir huzursuzluk vardı. Çocukların gülüşmeleri bir yandan, kayınvalidemin mutfağa girişteki çabuk adımları öte yandan, tüm hafta sonunun telaşı birikmişti üzerimde. Sahanın başında sabah işe koyulduğumdan beri başımı bir kez kaldırmamıştım. Eşim Ahmet ise her zamanki rahatlığıyla salonda televizyon izliyordu. İçimde bazen büyüyen şu düşünceyi hep bastırmaya çalışıyordum: Bu evde gerçekten değerim biliniyor mu?
Ancak asıl mesele, o günkü pazar yemeğinde, annesinin çatık kaşları ve masada konuşulan cümlelerle başladı. Ahmet, “Sevda, zaten sen evdesin, birkaç ay için Ayşegül’ün kızına da bakıversen… Ablam işe başladı, güvenilir birine ihtiyacımız var,” dediğinde, kaşığım elimde donup kaldı. Kayınvalidem lafı hemen devraldı: “Hem sen çocuk bakmayı çok iyi bilirsin, bizimkiler zaten sorunsuz büyüdü… Başkasına para vermeye ne gerek var?”
Bir an sustum. Kafamda düşünceler birbirine karışıyordu. Zaten gece gündüz iki küçük çocukla baş başaydım; bebeklerin bezi, uykusu, ateşi, yemeği derken, bazen nefes almaya bile vaktim kalmıyordu. Şimdi bir de Ayşegül’ün -ablası yeğeni Derin- sorumluluğu bana verilmeye çalışılıyordu. İçimden fırtınalar koparken dışarıdan sakin görünmeye çalıştım. “Ben evdeyim diye, herkesin çocuğuna ben mi bakacağım?” dedim.
Anında ortam buz gibi oldu. İnsanlar, ‘hayır’ cevaplarına alışık değildi. Hele ki gelinlerin ailede “olmaz” demesi… Kayınvalidemin bakışları beni delip geçti. “Biz sana güveniyoruz, ne var bunda? Hem senin de çocukların kendi yaşıtlarıyla oynar; ne güzel,” diye ekledi.
Eşim Ahmet, bana kaçamak bir bakış fırlattı, arada kalmış gibiydi ama annesine karşı durmak da onun harcı değildi. Gözlerimi yere indirip derin bir nefes aldım. “Ben evdeyim diye bu yükü bana yıkmanız adil değil! Zaten yorgunum, benim de kendi sınırlarım var. Herkesin her isteğini yerine getirmek zorunda değilim… Sadece iki elimin yettiği yere kadar uzanabilirim,” dedim titrek sesimle.
O an kayınvalidem sandalyesini biraz geriye çekip bir nefes verdi: “Ne demek şimdi bu? Biz geçmişte üç çocuğa bakardık, hem de tarlada çalışırken. Şimdiki nesil… Çok nazlısınız…”
Ahmet başını başka yöne çevirip sustu. İçimde biriken öfke gözlerime doldu ama ağlamamaya çalıştım; bu evde duygularımı göstermek hep zayıflık olarak görülmüştü. O akşam sofradaki tabaklar toplandıktan sonra herkes bana surat asmaya başladı. Annem, “Sana da mı kaldık, Sevda? Birkaç ay dayanamaz mısın?” dedi, daha sonra arayıp. Babam ise gür sesle, “Kızım, aile olmak destek olmaktır, korkma üstesinden gelirsin,” diye öğütler verdi. Ama bana sanki herkes yükünü bırakıyordu.
Saat ilerledikçe Kayınvalidem telefonda başka akrabalarla konuyu konuşmaya başladı. Teyzem aradığında sesi hayal kırıklığı doluydu; “Yazık, Ayşegül ne yapsın şimdi, bebek bakıcısı mı tutsun, çalışıyor yazık kıza…” diyordu.
Sanki, tek bir ‘hayır’ sözcüğümle bütün aile üzerime çullanmıştı. “Sen oturuyorsun, bir de yükümüze yük oluyorsun,” diyen dayımın eşi, telefonda sözlerini sakınmadan söylüyordu. İşte tam o an, ben de aynanın karşısında yüzüme bakıp yüksek sesle “Ben de insanım! Benim de sınırlarım var!” diye haykırmak istedim.
Geceleri Derin’in ağlama nöbetlerini, kendi çocuklarımın hastalıklarını, üzerime yığılan çamaşırları, durmadan çevrilen dedikoduları düşündükçe başım ağrımaya başladı. Kendimi kendi evimde yabancı gibi hissetmeye başladım. Sanki herkes, benim evde olma halimi, çalışmıyor olmamı bir “hazır kıta” gibi görüyordu. Oysa ben bazen uyuyamıyordum bile; geceleri oğlum Emre ateşler içinde kıvranıyor, sabah kızıma kahvaltı hazırlıyor, öğleye kadar temizlik yapıyor, ardından market işlerini hallediyordum.
Şimdi başka birinin çocuğunu da aynı sonsuz sabırla büyütmem bekleniyordu. Kimse duymak istemiyordu da, bu fedakarlık nereye kadar sürdürülebilirdi ki? Ahmet bana kırgın bakmaya başladı. Artık evde normal bir sohbet bile olmuyor; çocuklarım bile benim gerginliğimi hissediyordu. Bir gün Emre kolumdan çekiştirip “Anne, neden bugün gülmedin?” dediğinde, gözlerim doldu. Ona ne cevap vereceğimi bilemedim. Kendimden bile utanmaya başladım.
Birkaç gün sonra Ayşegül aradı. Sesi kırılgandı, “Ablacığım, sana kızmak istemem ama ortada kaldım, başka kime güvenebilirim ki?” dedi. Kıyamadım ona da, ama kendime kıymak olurdu öyle bir yükü daha sırtlanmak. Bir yandan ona da kırgındım; neden herkesin çözümü ‘Sevda baksın’ oluyordu ki?
Annem bir akşam ansızın ziyarete geldi. Oturduk çay içtik, çaktırmadan gözleme yaptı bana. “Bak kızım, kimseye yaranamazsın. Her isteyene evet dedikçe gider kendinden çok şey kaybedersin. Senin sağlığından, huzurundan değerli mi?” dedi. O an gözlerinden yaş süzüldü. Annemin ilk defa bana böyle destek çıktığına şaşırdım. Ama içim az da olsa, ferahladı.
Ne zaman konu aile topluluğunda açılsa, laf döndü dolaştı, hep “Sevda’nın aykırılığına” bağlandı. Sinsice, bazı akrabalar bana selamı kesti. Kayınvalidem asık suratla “Bizim ailemizde eskiden böyle laflar olmazdı… Herkes fedakarlık yapardı…” diye dert yanıyordu her telefonda. “Sen de onlardan birisin!”
Keşke hayat siyah ile beyaz kadar net olsaydı… Ama artık gecenin bir vakti oturup kendi kendime konuşmaya başladım: “Ben yapamıyorum… Gerçekten taşın altına elimi koyacak takatim yok.”
Bir gün Ahmet de bu yükün ağırlığına dayanamayarak “Ne olacak bu böyle, annem yarın yine soracak… Ben iki arada bir derede kaldım!” diye bana patladı. “Peki, sen ne hissediyorsun? Bir kez beni düşündün mü? Benim dayanacak gücüm kaldı mı?” dedim. O, cevap vermeden odadan çıktı.
Ayşegül yeniden mesaj attı: “Yardım edemeyeceksen bari anneme söyle, başka bir yol bulsunlar. Ama bana darılmasın kimse.” Biliyorum, herkes bana yükü attıkça, benim içimde öfke ve tükenmişlik daha da büyüdü. Hatta bazen sevgiyle, güvenle baktığım insanlara karşı soğukluk hissetmeye başladım.
Yine gece, çocuklar uyuduktan sonra balayt çalan telefona baktım: Kayınvalidem bana “Senin gibi gelin olmaz olsun. Biz senin için bu aileyi bir araya getirdik, sen ise…” yazmıştı. Üzüldüm. Herkes için fedakarlık yaparken, kendimden çok şey vermişim meğer…
Ama sonunda kendi annemin sözleri kulaklarımda çınladı: “Sen herkesi mutlu etmeye çalışırken, en çok kendini kaybediyorsun.”
Şimdi size sormak istiyorum: Bir kadın olarak, üzerimize yüklenen tüm bu sorumlulukları kabul etmek zorunda mıyız gerçekten? Kendi sınırlarımızı nasıl koruyabiliriz? Sizce ailemin benden bekledikleri adil mi? Düşünceleriniz gerçekten benim için çok değerli, yorumlarınızı merak ediyorum…