Oğlum Kalmaya Gelince: Bir Hayatın Kavşağında Dram
“Damla, bu konuyu çocukla en kısa sürede konuşmamız lazım…” Selim’in titreyen sesi bana bu gece de huzur vermeyeceğini anlatıyordu. Masadaki çatal sesleri arasına karışan bu cümleyi duyduğumda boğazımda yumruk gibi bir şey hissettim. “Hangi konuyu konuşacağız Selim?” Gözlerini kaçırdı. Ellerini birbirine sardı, başını öne eğdi. Annemin her bayramda örüp hediye ettiği dantelli masa örtüsüne bakıyordu sanki çözümü orada bulacakmış gibi.
Kızgın değilim, ama değilmişim gibi yapıyorum. Sessizlik, içimizdeki büyük depremi saklamaya yetmiyor artık. Selim’in ilk evliliğinden olan oğlu Efe, bu yaz bizimle kalmak istiyormuş. Aslında konu bu kadar basit değil elbette. Efe bu yıl sekiz yaşında. Annesiyle araları kötü. Okul değiştirmiş, derslerinde sorunlar çıkarmaya başlamış. Selim’in arada bir hafta sonları görüştüğü oğlu, şimdi birden hayatımızın tam ortasına yerleşmek istiyor. Ben de, ilişkimizin tam orta yerinde, iki arada bir derede kalmış gibiyim.
Efe’yi ilk gördüğümde küçücük, utangaç bir çocuktu. Gözlerimin içine bakmadan selam vermişti, bana ‘Teyze’ bile dememişti. Zamanla aramızdaki mesafe biraz olsun azaldı; ara sıra “Ayşe abla” diyordu bana. Ama aramızda hep bir duvar oldu. Ben kendi çocukluğumun hayalini yaşarken, başkasının çocuğunun yedeği olacağım hiç aklıma gelmemişti.
Selim’in sesine geri döndüm. “Onu reddedemem Damla, biliyorsun. Ben nasıl orada baba olup burada olamam?” Haklıydı… Ya ben? Ben ne olacaktım? Benim hayallerim, beklentilerim, huzurum?
Birden annemin sesi kulağımda çınladı: “Üvey ana olmak kolay değildir kızım, ateşe elini uzatmaktır.” Tedirginliğim sadece Efe’yle ilgili değil, toplumun bana bakışıyla da ilgiliydi. Bizim çevremizde, taşrada, insanlar hâlâ üvey annelerin masallardaki gibi kötü olduğuna inanır. O kadar çok korkuyorum ki insanların bana ‘üvey anne’ demesinden, alnıma kara leke gibi sürülecekmişçesine.
Bu kadar yıl boyunca, kendime bir yuva kurma hayaliyle yaşadım. Her şey az da olsa düzeldi, hayatımıza Efe’nin daha güçlü adımlarla dahil olmasını kabullenmeye başlamıştım ki, geçen hafta telefona mesaj geldi:
“Ayşe abla, babam dedi ki ben artık sizinle daha çok kalabilirim, annemde kalmak istemiyorum. Kabul eder misin?”
Mesajı okuduğum anda mideme bir yumruk inmiş gibi hissettim. Selim ise sevinçle bana döndü, “Ne dersin? Sence de çok iyi olmaz mı?” dedi. Cevap veremedim. Suskunluğum, bir nevi cevabım oldu. Gece boyunca uykusuz kaldım, yatağın bir köşesinde kendi düşüncelerimle savaştım.
İlk defa Selim’le aramıza görünmez ama hissedilen bir buz duvarı girdi o gece. Elini uzattı, elimi tuttu. “Çok zorlandığını biliyorum, ama biz de bir aileyiz artık. Efe de bizim parçamız olmalı.” Bunu söylerken bile gözlerinde endişeyi görebiliyordum. Beni kaybetmekten korkuyordu, Efe’yi kaybetmekten korktuğu gibi…
Ben istemedim. Belki de kendi çocukluğumun hayalini yeniden kurmak için, belki de bencilce… Belki de bu kadar cesur değildim. Selim’in sevdiği kadındım ama onun oğlunun annesi değilim. Onu kaybetmekten, yeni bir ailede kendi yerimi bulamamaktan korkuyorum. Kendi isteğim dışında zorla dayatılmış bir aile olmak istemiyorum.
İçimi dökmek istedim, tam söyleyecekken annem aradı. “Kızım, Selim’in oğlunun bizimle kalmasında ne var? Yarın bir gün senin de çocuğun olursa?” Yutkundum, sözleri boğazıma düğüm oldu. Biz daha hiç çocuk konuşmadık Selim’le. Çünkü ben bir hastalık geçirdim, belki hiç çocuğum olamayacak. Bunu annem de bilmiyor, kimse de bilmiyor. Bir tek ben biliyorum ve bu yüzden Efe’yle paylaşacağım hayat beni iki kat korkutuyor. Kendi içimdeki ateşle kavruluyorum.
Selim bir akşam eve telaşla geldi. “Efe’nin annesi bu gece hastaneye kaldırıldı. Efe bizde kalmak zorunda bu ara.” Başım döndü, duvara yaslandım. O an, kalbim yerinden çıkacak gibi çarptı. Birkaç eşyasını koyarkeni, ben nereye kaçacağımı bilmiyordum. Kapı çaldı, Efe geldi. Elinde bir çanta, gözleri korkmuş ve mahcup…
Selim kapıya koştu, oğlunu kucakladı. Efe bana bakmadı, sadece kısık bir sesle “Merhaba Ayşe abla,” dedi. Onu mutfağa götürdüm, bir tabak yemek koydum. Masaya oturdu, boyu neredeyse sandalyeye yetmiyordu. Ellerinden utangaçca ve sessizce tutmaya çalıştım. İçimde bir yer acıdı. Yanımda kanımın olmamasının acısını unuttum belki ama bu evdeki yerimin ne olacağını bilemiyorum. Selim oğluyla ilgilenirken ben kendi hayallerim ve korkularımla baş başa kaldım.
Gece olduğunda, Efe odasında, ben kendi yalnızlığımda uyuyamamıştım. Selim yanıma geldi, “Damla, oğlum da, sen de hayatımın iki parçasısınız. Birinden vazgeçmem, ikinizi de kaybetmek istemiyorum. Ama senin yanında olacağım, seni sensiz bırakmam.” Kucağında ağladım. Koca bir hayat, bir çocuğun odamıza gelişiyle değişiyordu.
Ertesi gün, kahvaltı masasında Efe, “Keşke okulum da burada olsa,” dedi. Aniden bir annenin içgüdüsüyle onu başımdan öpmek istedim. Oysa onun annesi başka bir yerdeydi, benimse anneliğim içimde bir yaraydı. Bunu Selim’e söyleyemezdim. Bazen bir aile olmak; kan bağı değil, beraber yara almaktır, diye düşündüm. Ama ben o yarayı iyileştirecek kadar güçlü müyüm? Hayatım boyunca kaçtığım soruyla baş başa kaldım.
O akşam Selim bana döndü, “İstersen ayrılalım. Seni bu yükün içine sokmak istemem,” dedi. Gözlerim doldu. “Ayrılmayalım Selim. Ben de mücadele etmek istiyorum. Yalnız kalmak istemiyorum.”
Ama Efe bir gün odasının kapısını kilitleyip ağladığında, ben de kapının dışında onun kadar çaresizdim. Hiçbir kitap bana üvey anneliği öğretemezdi. Hiçbir insan, başka birinin çocuğuna annelik etmeyi anlatamazdı. Toplumun sözleri, cümleleri, bakışları ise bir hançer gibi… “Yeterince iyi misin?” diye her gün kendime sormamı sağlıyor.
Şimdi, bu satırları yazarken, içimdeki fırtına bir türlü dinmedi. Damla olarak, bir hayat yol ayrımında; kendimle, hayallerimle, gerçek aileyle yüzleşiyorum. Okuyanlara soruyorum: Başkasının çocuğuna annelik etmeye cesaretiniz olur muydu? En korktuğunuz şeyle bir evin içinde yaşamayı göze alır mıydınız?