Dört Yıl Önce Beraber Çalışırken: Bir Kardeş Kaybı ve Dağılan Ailemin Hikayesi

“Tuncay, ne olur bir kere daha gözlerimin içine bak!” diye haykırmak istiyorum, ama sesim boğazımda düğümleniyor. İçimde büyüyen bu sessizlik tam dört yıldır beni yiyip bitiriyor. O sabah, odamda birden annemin çığlığıyla sarsıldığım anı hiç unutamıyorum. ‘Mert! Tuncay’a bir şey olmuş!’ O an, dünyam başıma yıkıldı. Koşa koşa Tuncay’ın odasına girdim, yerde hareketsiz yatıyordu. O gün, abimi geri dönüşsüz şekilde kaybettim. O anı yüzlerce kez rüyamda yeniden yaşadım; her seferinde bağırmak istiyorum ama dilim lal oluyor. Ölümün bu kadar ani, bu kadar ağır bir kapı olduğunu o gün öğrendim.

Çocukken her şey ne kadar basit ve şeffaftı. Tuncay benden üç yaş büyüktü, ama ben hep onun peşinden koştum. Okul yollarında, yaz tatillerinde, eski mahallede oynadığımız misket oyunlarında hep o vardı. Aramızdaki küçük atışmalar, gereksiz tartışmalar bile şimdi bana özlemle bakıp hatırladığım anılara dönüştü. Ama dört yıl önce, ben hala üniversitedeyken, kader bizi acımasızca ayırdı. O gece, Tuncay eve geç gelmişti. Annem ve babam oturma odasında onu bekliyordu. Babam, ‘Bu çocuk yine nereye gitti? Yine mi o arkadaşlarının yanındaydın?’ diye sorduğunda ortam bir anda gerildi. Tuncay’ın sesi titredi: ‘Baba, bilmediğin şeyler var. Her şeyi anlatırsam anlayacak mısın?’ Babamın yüzü karardı, annem ise ağlamakla bağırmak arasında bir yerdeydi. O sırada ben odama kapanmış, duvarın arkasından tartışmalarını dinliyordum. Keşke daha cesur olabilseydim, belki yanlarına gidip araya girebilirdim… Belki de her şey bambaşka olurdu. Kendime sormaktan asla vazgeçemeyeceğim bir soru bu: O an abimi savunsaydım, yine de Tuncay o karanlık çukura düşer miydi?

Tuncay, o gece koşarak çıktı evden ve bir daha geri dönemedi. Sabah kendisini kaybettiğimizi öğrendiğimde, içimde bir şey parçalandı. Cenazesini omuzladım, ama sanki o tabutta ben de gözyaşlarımla birlikte gömüldüm. Annem, o günden sonra konuşmayı neredeyse tamamen kesti, içine kapandı. Babam ise suçluluk duygusu ve öfkesi arasında bocaladı; sürekli ‘Benim hatam, ben doğru bir baba olamadım…’ deyip durdu. Ben ise o sabahı, abime o gün güle güle diyebilmeyi, ona sarılabilmeyi binlerce kez hayal ettim. Ama hiçbir zaman cesaretimi toplayamadım. Ailemiz bir daha asla toparlanamadı.

Üniversiteye dönmek zorunda kaldım; Hemşirelik okuyordum ve hayallerim, kardeşimle birlikte büyüktü. O bana ‘Bir gün beraber hastanede çalışırız, en iyi ekip oluruz’ derdi. Ben o günlerde yaşadığım suçluluk duygusunu bastırmak için kendimi derslere ve stajlara adadım. Ama ne zaman bir hastaya dokunsam, ellerim titredi, ‘Ya bunu da kaybedersem?’ korkusu içimi sarınca, işimi bile neredeyse bırakıyordum. O yıllarda gece uykularım kabuslarla doldu. Annem her aradığında sadece ağladı, babam ise günlerce eve gelmediği oldu. Koca bir aile, tek bir acının ağırlığıyla ezildi. Yalnızlığı büyütmek ne kadar kolaymış, meğer…

Bir gün, eve döndüğümde annemi Tuncay’ın odasında otururken buldum. Yatağa sinmiş, Tuncay’ın gömleğini kokluyor, gözyaşlarını göğsüne damlatıyordu. ‘Mert, ne olur dön geri…’ diyordu. O ân annemin yalnızlığı bana çarptı. Yanına oturup onu sarınca, birlikte sessizce ağladık. Birlikte ağladıkça, anneme ne kadar uzaklaştığımı fark ettim. O günden sonra anneme daha çok destek olmaya çalıştım, ama babamı geri kazanmak mümkün değildi. Her akşam elinde eski bir rakı şişesiyle, pencerede dalgın gözlerle uzaklara bakıyordu. Bazı geceler onu konakta, Tuncay’ın mezarına dikilmiş buluyordum. Bu şehir küçük bir şehir, herkesin derdi kendine büyük. Ama bizim acımız, gözle görülmese de içimizde dağ gibi büyüdü.

Akşam yemeklerinde üç tabak koyuluyor; ama kimsenin iştahı yok. Annem ‘Tuncay gelmez mi?’ diye sorduğu zaman göz göze bakamıyorduk. Babam, ‘Hayat devam ediyor, Mert, sen okumana bak’ dediğinde, bu cümlenin aslında hiçbirimize ait olmadığını biliyordum. Herkesin acısıyla baş etme şekli farklı. Ben suçlulukla, annem özlemle, babam ise öfkeyle savaşıyordu.

Bir gün, üniversiteden arkadaşım Elif beni bir kafeye davet etti. Kahvelerimizi içerken, içimi ilk kez uzun uzun döktüm. Gözümden yaşlar süzüldü, ‘Elif, ben abimi kurtarabilirdim. Ama hiç konuşmadım, hiçbir şey yapmadım,’ dedim. Elif’in elleri ellerimi kavradı: ‘Mert, bazı acılara tek başına katlanamazsın. Kendini suçlama, ailene destek ol. Tuncay için kendine bir yol çiz. Ona veda edemedin ama onun hayalini yaşatabilirsin, belki de bu senin kurtuluşun olur,’ dedi. İlk defa birinin yanında kendimi hafif hissettim. Elif’in sözleri bana umut vermeye başladı. Belki de kendimi bağışlamanın yolu Tuncay’ın düşlerini gerçekleştirmekten geçiyordu.

Mezun olduğum gün, annem bana ilk defa yavaşça gülümsedi; ‘Tuncay seninle gurur duyardı’ dedi. O ân uzun zamandır ilk defa biraz huzur hissettim. İşe başladığım ilk gün, sanki abimi yanımda hissediyordum. Hastalara yaklaşırken kalbimden yükselen korkuyu, ‘Ben yapabilirim’ cümlesiyle yenmeye çalıştım. Gözleri bana minnetle bakan yaşlı bir amca, ‘Oğlum, senin gibi vicdanlıları Rabbim başımızdan eksik etmesin’ dediğinde, minik de olsa bir huzur buldum. Belki Tuncay’ın varlığı bir şekilde hastaların yüzünde, dualarında can buluyordu.

Aradan dört yıl geçti. Ailemiz asla eski haline dönmedi. Annemle birlikte anma günlerinde mezarına gidip dua ediyoruz. Babam ise bizimle mezara gelmiyor. O acıyla baş etmeyi hiç öğrenemedi. Küçük şehirde bazen insanlar hâlâ arkamızdan fısıldaşıyor, ‘Yazık, hele şu Tuncay’ın ailesine…’ diye. Acımızın gölgesinden çıkmak öyle kolay olmuyor. Ama Elif sayesinde, hastane ortamında yeni bir aile buldum kendime. Meslektaşlarım, hastalar, bana Tuncay’ın eksikliğini hissettirmeyecek kadar sıcak oldular. Yine de geceleri, sessizce geçmişe bir mektup yazıyorum içimden: ‘Keşke tekrar başa dönebilsem, keşke bir kere sarılabilsem.’

Şimdi kendime hep şu soruyu soruyorum: Affetmek aslında kime daha çok lazım? Kardeşimi mi, kendimi mi yoksa zamanında sesimi çıkaramadığım o ânı mı affedemedim hiçbir zaman? Siz hiç geçmişinizle barışabildiniz mi?