Gerçek ve Aile Arasında: Nermin’in Sırrı

“Nermin abla, seni aşağıda biri bekliyor!” Apartmanın kapıcısı Ferit’in sabahın altısında zile basmasıyla uyandım. Uyanmaya çalıştıkça kalbimdeki sızı büyüdü. Dün geceyi yine zar zor geçirmişim; düşündüklerim zihnimin içine çivi gibi çakılmış. Oğlum Baran, onun gülüşü, küçüklüğünde dizime kapanışı… Ve Selin, gelinim, evimizin yeni evladı. Yıllardır huzurumun, ailemin mutluluğunun başaktörüydü Selin. Ama şimdi, zihnimde çınlayan tek soru: Bir annenin susması mı doğrudur, yoksa oğluna acı veren gerçeği haykırması mı?

Gözlerimi açtığım anda yeniden başladım içsel savaşıma. Dün sabah. Evet, olay dün sabah olmuştu. Kırık dökük bir sabah güneşiyle çıkıp Selin’in iş yerinin önünden geçtim, sadece ona selam vermek için… Lakin içeride onu gördüğümde yanında Baran yoktu; başka bir adam vardı. Adamın elini tuttuğunu, göz göze ne kadar uzun baktıklarını görebilecek kadar yakındım. Kalbime sanki biri bıçak sapladı. O an, yaşadığım şoku anlatmak imkânsız. Evime dönerken ayaklarım beni zor taşıdı. Başımı ellerimin arasına alıp dakikalarca ağladım.

O günden beri uyuyamıyorum. Her gözümü kapadığımda oğlumun gülen yüzüyle, sonra da Selin’in ihanetini düşündüm. Baran, Selin’i nasıl seviyor… Ellerini her tuttuğunda, evdeki her kahkahalarında, oynadıkları her oyun sırasında onlar için sonsuza kadar mutlu olacaklarını düşünmüştüm. Ama şimdi, içimden bir şeyin koptuğunu hissediyorum.

Olayı ablam Saadet’e anlatmaya çalışırken bile kelimeler ağzımda düğümleniyor. Kahvede otururken o hep mantıklı davranmaya çalışırdı, “Bak Nermin, aile dediğin şey sırlarla ve suskunluklarla büyür bazen. Baran’ı korumak istiyorsan düşün: Gerçekler mi mutluluk verir, yoksa bilmemek mi?” dedi bana. Böyle şeyleri hiç anlamam, ama bir anda sesim yükseldi: “Ama Saadet, oğlum gözümün önünde kandırılıyor! Ben nasıl susarım?” Saadet kafasını salladı, “Bazen susmak en büyük annelik fedakârlığıdır,” dedi ve bana bakmadan çayını yudumladı. O an onu boğmak istedim! Çünkü ben susarsam bir anne değil, korkak olacağım.

Sonra eve dönerken, yolda Selin’le göz göze geldik. Bana sahte bir tebessüm attı. O gülüşün ardında sakladığı yalanı biliyordum artık. Gözlerinde görmediğim bir karanlık vardı. Eve geldiğimde Baran tv karşısında elinde çay, bana döndü, “Anne? İyi misin? Rengin solmuş…” İçimden geçen fırtınayı susturmak için “Yorgunum evladım,” dedim sadece. O an her şeyi anlatabilirdim. Her şeyi bağırmak, dökmek, oğlumu sarıp sarsmak istedim. Ama bir türlü dilim dönmedi, kelimeler boğazıma düğümlendi.

Saatlerce mutfakta tek başıma otururken eski defterlerimi karıştırmaya başladım. Baran’ın çocukken çizdiği resimleri buldum. Bir tanesinde “Annem ve Ben” diye yazmış. O zamandan beri sevgisiyle, bana güveniyle var olmuştu. Şimdi ise ben, onun hayatında yıkım olabileceğim gerçeğiyle baş başa kaldım. Bir yalana göz yummak, oğluma en büyük haksızlığı yapmak değil mi?

Ertesi gün aile yemeğinde babası Veysel, Selin ve Baran’ı izlerken, yine içimde bir yangın vardı. Selin oğluma çorba uzatırken, Veysel “Nermin, çok suskunsun, bir sorun mu var?” diye sordu. “Her şey yolunda,” dedim. Yalan söyledim, ama başka çarem yoktu. Masada buz gibi bir sessizlik oldu. Selin, tam karşımdan gözlerini kaçırdı. Bu oyun ne kadar sürecek? Oğlum gözümün önünde acı çekecekken ben nasıl uyuyacağım?

Bir gece Baran, yanıma oturdu. “Anne, benimle konuşmuyor gibisin. Neden? Sorun ne?” dedi. O an elini tuttum. Kalbim deli gibi çarptı. “Baran, babanla tartıştık biraz, canım sıkkın, sonra konuşuruz,” dedim. Bir annenin hayatındaki tek dayanak noktası olan oğluna nasıl yalan söyledim bilmiyorum. Bir anne, oğlunun kalbinin kırılmasını mı seçer, yoksa onun bir yalanda yaşamasına mı göz yumar? Gece gözyaşlarımı yastığıma gömdüm. Hayatımda ilk kez çaresiz hissettim.

İki gün geçti. Selin’le mutfakta yalnız kaldığımızda ona dönüp tek bir cümle söyledim: “Oğlumu üzersen, susmam Selin.” Gözlerinde bir korku gördüm, sonra hemen gülümsemeye çalıştı. “Nermin anne, yanlış anladın herhalde,” dedi. Ona inanmıyorum. Çünkü gözlerinin derinliğinde her şey saklıydı. Çaydanlıktan düşen suyun sesi arasında suskunluğumuz büyüdü. O an bir annenin başka hiçbir gücü, kuvveti olmadığını, sadece vicdanı olduğunu anladım.

Gece bir kez daha ablamı aradım. “Saadet, susmaya devam mı etmeliyim? Baran bu acıyı hak etmiyor,” dedim. Saadet bu kez sessiz kaldı. O da bilmiyordu.

Birkaç gün sonra, Baran işten eve geç döndü. Gözleri şiş, yüzü allak bullaktı. “Anne… Biraz konuşalım mı?” dedi. Oturma odasında oturduk karşılıklı. Elimde çay bardağı, titreyen ellerimi saklamak için uğraştım. Baran “Bilmiyorum… Selin son zamanlarda soğuk… Evde hep bir gerginlik hissediyorum. Bir şey mi saklıyor benden?” dedi. O an boğazım düğümlendi, nefes alamadım. “Oğlum…” dedim, o kadar. Kelimeleri yutmuştum. “Oğlum…” O kadar çok şey anlatmak istiyordum ki! Ama gözlerimden akan yaşları gizlemeye çalışırken o bir anda yanımda oturup omzuma başını koydu. “Anne, bana yalan söyleme. Sadece çok korkuyorum. Kaybetmekten. Ailemi. Seni. Selin’i.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Bir annenin görevi gerçekleri haykırmak mı, yoksa aileyi bir arada tutmak mıydı? Gördüklerimi anlatırsam Baran’ı paramparça edecektim. Bu yükle yaşamak artık zor. Ama oğlumun daha fazla üzülmesini istemiyorum.

Küçükken bana söylediği bir sözü hatırladım: “Anne, ne olursa olsun, bana sadece doğruları söyle.” O zamandan beri aklımda yankılandı bu cümle. Sabah olduğunda, mutfakta Baran’ı karşımda buldum. Bir hafta boyunca içimde taşıdığım gerçeği ona anlatmaya karar verdim mi, bilmiyorum. “Baran, sana bir şey söylemem gerekiyor,” dedim yavaşça. Gözleri kocaman açıldı. Dudaklarım titredi… Kendi içimde savaşırken, ona acının mı yoksa yarı yalan huzurun mu daha iyi geleceğini bilmiyordum.

Sonra sustum. Tam o anda. Baran, “Anne, ben her şeyi hissediyorum aslında. Sana çok ihtiyacım var. Yanımda ol yeter,” dedi. Gözyaşlarım aktı. Annelik böyle bir şey miydi? Sevdiğin kişiyi korumak için ne kadar susarsın, ne zaman konuşman gerekir? Hangi yol daha doğru? Siz olsaydınız ne yapardınız?