Sinem’le Birlikte Annem ve Babamı Atlatırken: Asla Unutamayacağım Düğün Günü
“Bunu asla kabul etmiyorum, Emre! Bu kızla evlenirsen seni evlatlıktan silerim!” Babamın o sabah attığı sert bakış hala gözlerimin önünde. Annem ise kapının kenarına sinmiş, ellerini sımsıkı göğsünde kavuşturmuş; sanki beni kaybetmekten korkar gibi ama aynı zamanda onları düşünmediğim için bana kızgın. İstanbul’un o soğuk ve sislisiyle uyanan bir Mayıs günüydü, ama içimdeki fırtına hava durumundan daha yakıcıydı. Annem ve babam, her zaman bizim yerimize karar verir, bizim hayatlarımızı baştan sona kendi ellerinde tutmak isterlerdi. Sinem’e ilk günden sıcak bakmamışlardı, çünkü o, başörtüsünü açıp çalışmak isteyen ve kendi ayakları üzerinde durma arzusunu saklamayan bir kadındı. “Oğlum, erkek dediğin sözü dinlenir kadın ister,” demişti babam, Sinem’in hayallerinden bahsettiğimde.
Ama Sinem’le evlenmek benim çocukluk hayalimdi; sıradan bir adam olmayacaktım, bizi aşk taşıyacaktı, gelenekler değil. Nihayet birkaç ay önce nişanlandıktan sonra, babam düğünün nasıl kapanacağından kimlerin çağrılacağına kadar her detayı kendisi belirledi. Hiç danışmadan, ‘Sinem’in ailesi de razı olur,’ diyerek çalgı çengisini, salonu, menüyü ayarladı bile. Düğün, annemin altın günü misali bir yere dönmüştü; ne Sinem’in istediği sade ve samimi ortam, ne de benim hayallerim kalmıştı geriye. Sinem ise o güzel sabah ağlayarak yanıma geldi, makyajı akmış ve sesi titrek: “Emre, ben böyle bir gelin olmak istemiyorum. Kendi düğünümde bile söz hakkım yok. Eğer böyle olacaksa, bence en iyisi bu işten vazgeçmek.”
O anda içimden bir şey kopmuş gibi oldu. Onun elini tuttum. “Sinem, seni böyle üzmeme göz yumamam. Bu hayat bizim. Biz izin vermezsek kimse yönetemez. Ne yapalım, bir planın var mı?” dedim. Sinem başını öne eğdi. Sesi fısıltı halindeydi, gözlerinde yeni umut parıltıları: “Kendi düğünümüzü yapalım Emre, gizlice. Kimseye haber vermeden, sadece bizi gerçekten seven dostlarımızla.”
Bu fikir içimize sanki serin bir rüzgar gibi doldu. Kafamda babamın öfkesinin yankısı varken, Sinem’in ellerinin sıcaklığı beni kararlılığa itti. O gece, bana en yakın arkadaşım Murat ve Sinem’in çocukluk arkadaşı Aylin ile buluştuk; hayatımızın en heyecanlı planını yapmaya başladık. Gizli nikah, ardından küçük bir kutlama, büyük aile düğününe dair ise yalan dolan senaryolar… İçimde suçluluk kırıntıları dolaşsa da, o güne dek her istediği gibi bizi dizayn eden aileme bir ilk olacak. Yine de, Sinem’in o kocaman gözlerinde umudu ve bana olan inancı gördükçe güç buldum.
Düğün tarihini önden bir hafta ileri çekip, herkesten saklamamız gerekiyordu. Ertesi sabah annem “Kızımın düğününe böyle mi gelinir!” diye Sinem’in kıyafetini beğenmemiş, kuaför listesini bir kez daha güncellemişti bile. Babam ise bana arka odada para saydırırken, “Unutma oğlum, aile dediğimin şanı, gösterişi önemli. Bizim yüzümüzü kara çıkarma!” deyip elime mor zarf tutuşturmuştu. Yüreğim daralsa da hiçbir şey söylemedim, yalnızca başımı salladım. O akşam Sinem’e mesaj attım: “Hazır mısın? Gerçekten bunu yapacak mıyız?” – “Yoksa sonsuza kadar düğün günümüz annemin tabağından geçmeyecek mi Emre?” diye döndü mesaj, ardından bir kalp.
Nihayet nikah günü geldiğinde, kaçar gibi hazırlanıp birlikte sabah erkenden Kadıköy Belediyesi’ne gittik. Göz göze geldik; ellerimiz birbirine kenetlenmişti. Kahkülüm terle ıslanmıştı, Sinem’in elini hiç bırakmak istemedim. Nikah memuru, “Kendi hür iradenizle mi buradasınız?” diye sorduğunda, ‘evet’ derken boğazım düğüm düğüm oldu. Dışarıda bizi bekleyen Aylin küçük bir pasta getirmişti, Murat ise fotoğraf çekmek için çırpınıyordu. O küçücük kutlamada Sinem’in gözyaşları yanağıma değdi, benimkiyle karıştı. “Şu andan sonra hiçbir şey bizim elimizden alınamaz,” dedi Sinem, gözlerinde yepyeni bir huzur vardı.
Bu sevinç uzun sürmedi tabii. Ertesi gün büyük düğün vakti geldi. Annem, babam, akrabalar, mahalleli hepsi salonun girişindeydi. Benim elimde Sinem’le attığımız yeni yüzük, ama kimseye göstermem mümkün değildi. O an, annemin beni kenara çekip “Bir anne oğlunu böyle bir günde yalnız bırakır mı?” demesiyle koptum. Gözümde Sinem’in çektikleri, annemlerin bencilce ‘bizim hayatımız bizim kurallarımız’ tavrı birbirine girdi. En sonunda Sinem’in kulağına eğildim: “Bize güven, korkma. Birlikte her şeye göğüs gereceğiz,” dedim. Sinem başını salladı, ama gözlerinde bir tedirginlik, dudaklarında çatlak bir gülümseme. Aileler birbirinden soğuk sandalyelere oturmuşken, ben sahte bir heyecanla nikah memurunun ayak seslerini bekledim.
Birdenbire, Sinem ayağa kalktı ve salonun ortasında, mikrofonu eline aldı. Davetlilerin şaşkın bakışları arasında, kendi hikayesini anlatmaya başladı. “Bugün burada, kendi kararlarımızdan, kendi mutluluğumuzdan vazgeçmeden evleniyoruz. Başkalarının gölgesinde, onların hayallerinde değil, kendi ışığımızda bir hayat kurmaya geldik!” Annemin gözleri yuvalarından çıkmıştı; babam ise şoktan kıpırdayamıyordu. Koca salon çıt çıkarmadan dinliyordu Sinem’i. Sonra Sinem bana döndü, parmağındaki yüzüğü gösterdi, “Bu evlilik bugünden değil, dün attığımız imzadan başladı,” dedi.
Kimsenin sesi çıkmadı bir an. Sessizlikte kalbim deli gibi atıyordu. Sonra bir alkış yükseldi, dostlarımız, genç akrabalar arkamızda durdu. O an hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladım. Annem ağlayarak çıktı; babam sinirden elini masaya vurdu. Ama artık arkamızdan ne söyleseler de, Sinem’le el ele, kendi hayatımızı başlatmıştık. Ailemin yüzünde hayal kırıklığı, ama bizim yüzümüzde hak ettiğimiz mutluluğun yansıması vardı. O gece eve dönerken Sinem bana sarıldı ve “Bütün bu fırtınadan sonra içimde tarifsiz bir huzur var,” dedi.
Bazen aynaya baktığımda soruyorum kendime: Mutluluk için hangi bedeli ödemek gerekir? Kendi hayatımızı, başkalarının hayalleri yerine kendimiz seçmek bencillik mi, yoksa cesaretin ta kendisi mi? Siz olsanız ne yapardınız?