“Burası Otel Değil!” – Gölde Huzur Ararken Hayat Dersim: Ailemin Sınır Tanımazlığı ve Hayır Diyebilmenin Gücü
“Ayfer! Şu yatağı da hazırladın mı, Zeynep teyzemizin beli ağrıyor bak, mis gibi bir tabak daha çıkar mı şu kahvaltıdan?”
Kulağımda yankılanan annemin sesiyle ürperdim. Eski mahallemin apartman gürültüsüne alışkın kulaklarım için bile, ailemin gölde geçirdiği hafta sonları sanki bir curcuna şenliği gibiydi. Oysa ben… Ben başka bir huzurun hayalini kurmuştum. Gürkan’la evlendikten sonra, Ankara’nın karmaşasından uzakta, İstanbul’a yakın ama kalabalıktan uzak bir yer aramaya başladık. Ve sonunda Zehriye Gölü’nün kıyısında küçük, sade bir ev bulmuştuk; bahçesinde eski bir erik ağacı, yanında bir salıncak, gölün kenarında sabahları serin rüzgârlar… Uzun yıllardır hasretini çektiğim huzura kavuşmuştum sonunda.
İlk hafta göl kenarındaki evimizde uyanmak, çocukken televizyondan izlediğim masalları yaşamak gibiydi. Gürkan’la pencereden birlikte dışarı bakıp, martıların suya dalışlarını izlemek… Kahvemizi yudumlarken birbirimize göz kırpmak… Gerçekten mutluydum. Ta ki bir gün, annem ve babam sürpriz bir şekilde kapının önünde, ellerinde büyük poşetlerle belirene kadar.
O ilk hafta sonu eğlenceli geçmişti: Mangal, çaylar, eski anılar… Ama ne yazık ki bu ziyaret bir istisna olmadı. Annem, kardeşim Okan, kuzenlerim, sonra Zeynep teyzem ve kızı Melis… Her hafta, kimi zaman haber bile vermeden, bir grup akrabamız valizlerle önümüzde bitiyordu. İlk zamanlar güler yüzle karşıladım, “Aile birlikteliği ne güzel bir şey gerçekten” deyip kendimi avutmaya çalıştım. Hatta “Belki de şehirdeki gibi soğuk olmayacak ilişkilerimiz” diye düşündüm bir anlığına.
Ama zaman geçtikçe, kendim için ayırmak istediğim tek bir gün bile yoktu artık — sabah kahvaltısı, öğleden sonra çay seremonisi, akşam yemekleri… Oysa burada, göl kıyısında küçük balıkçı teknelerinde Gürkan’la baş başa balık tutmak istiyordum. Belki bazen yağmurlu havalarda kitaplarımla baş başa kalmak… Fakat, ne zaman salona uzansam, annem “Ayfer, o perdeyi silmek lazım” diyordu. Gürkan, başta sesini çıkarmasa da bir süre sonra “Ayfer, bir konuşalım mı biraz?” demeye başladı. Bıçak sırtında bir huzursuzluk içinde sessizce başımı önüne eğiyordum.
Bir akşam, Okan’la mutfakta tabak yıkarken, “Abla, sen de biraz abarttın bence. Milleti kırk yılda bir ağırlıyorsun, ne var yani?” dedi. Elimde kaygan tabak neredeyse yere düştü. “Okan, kırk yılda bir mi? Her hafta buradayız hepiniz!” dedim. Sesim titriyordu. Gürkan sessizce salonda oturuyordu, gözleri endişeliydi. Beni korumak istiyordu biliyorum ama ailemle aramda kalmak istemiyordu.
Bir gün iş dönüşü eve geldiğimde, bahçede yedi çift ayakkabı görünce, artık dayanamadığımı hissettim. Kapıyı açıp herkesin boğuk gülüşmelerine karıştım ama içimden bir ses “Nereye kadar bu misafirlik?” diyordu. O gece uyuyamadım; tavanı izlerken gözlerimden yaşlar aktı. Gürkan’ın kolunu hafifçe tutup, “Böyle gitmeyecek Gürkan, evimiz kendi evimiz gibi değil. Artık yeter,” dedim.
Ertesi hafta annem aradı, “Bu hafta teyzene de haber verdim, kalmaya geliyoruz, bir sakıncası yok değil mi?” O an telefonda, içimden sessiz bir çığlık yükseldi. Gürkan’a döndüm, gözlerimdeki çaresizliği gördü. “Ayfer, istersen bana bırak konuşmayı,” dedi. Ama bunu yapmadım. Kendi hayatımın iplerini almak zorundaydım.
Sonunda, telefonda anneme sesim titreyerek, “Anne lütfen… Bu hafta sonu sadece Gürkan’la kalmak istiyoruz. Yorgunum, biraz kendime zaman ayırmam lazım,” dedim. Uzun bir sessizlik oldu. Ardından annem, “Hayrola, başımıza bir şey mi geldi? Yoksa Gürkan istemiyor mu artık bizi?” dedi, sesinde kırgınlık ve sitem. Açıklamaya çalıştım. “Anne, inan bana, kimseyi istemediğimden değil. Ama bazen sadece kendi evimde, baş başa, Gürkan’la dinlenmek istiyorum.”
Annem uzun süre sessiz kaldıktan sonra, “Sen bilirsin ama biz de üzülüyoruz böyle. Ne güzel aile birliği varken…” diyerek kapattı telefonu. O günden sonra hem içimde bir hafifleme, hem de bir suçluluk duygusu taşımaya başladım. Artık annem aradığında, “Bu hafta uygun değiliz,” demeye başladım. Ama ailenin diğer fertleri de mesajlar atıyordu: “Ayıp olmuyor mu? Bir gün olsun ağırlama, göl başı evi hayal eden tek sen miydin?”
Kalbim kırıldı ama kendimi toplamak zorundaydım. Gürkan da her seferinde beni destekledi. Bir akşam baş başa otururken, “Ayfer, bak şimdi yalnızız ve bu an, emek verdiğimiz şeyin karşılığı,” dedi. Derin bir nefes çektim, başımı omzuna koydum. “Sence çok bencil miyim?” dedim. Gürkan beni sımsıkı sardı: “Sen bencil değilsin. Sadece artık kendi hayatımızı yaşamak istiyorsun.”
Zaman geçti, ailem kabullenmeye başladı sınırlarımı. Bazen kırgınlıklar devam etti ama her seferinde yavaşça, kontrollü şekilde evimizin kapılarını açtım. Arada bir ziyaretler devam etti, ama artık yönetimi elime almıştım. Eskiden herkesin keyfine göre akan günler yerine, artık bizim de bir söz hakkımız vardı.
İşte şimdi burada, bu satırları yazarken, göl kıyısındaki o sessiz odadan, kendime “Hayır” demenin de sevgiden yaptığını anlatıyorum. Aile arasında sınır koymak kolay değil — hele ki Türk ailesinde — ama insanın ruhuna iyi gelen, bazen de olması gereken bir şey. Bugün gerçekten mutlu muyum, bilmiyorum; ama en azından artık kararlarımın arkasında durabiliyorum.
Sizce, bir insan kendi evinde huzurlu olmak için ne kadar fedakârlık yapmalı? Ya da ailemize sınır koymak sevgiye zarar verir mi? Düşünceleriniz beni de rahatlatacak… Yorumlarda buluşalım.