Neden Arkadaşlarımdan Arsa Aldığımızı Sakladım? Güven, Korku ve Kaçırılan Anların Hikâyesi

“Sakın kimseye söyleme, Sibel. İnsanların gözü var, biliyorsun.” Levent’in bu cümleyi söylerken gözlerime bakmaması tuhaftı ama o an abartılı bulduğum bu uyarının altında sanki daha derin bir şey olduğunu hissettim. Gözlerim, salonumuzun ortasında asılı duran soluk renkli avizeye kilitlenmişti. İçimde sevinç, korku ve garip bir suçluluk birbirine karışıyordu. Yıllar boyunca yanımda olan, sırlarımı bilen, hayatımın her anında payım olan çocukluk arkadaşlarımla, yani Ebru, Didem ve Mine’yle böylesine büyük bir haberi paylaşmamanın üzerimde garip bir ağırlık bırakacağını henüz bilmiyordum.

İlk kez gerçekten bir şey sakladım onlardan… Daha doğrusu, saklamak zorunda hissettim. Levent’in annesinin zamanında başına gelenleri tekrar tekrar anlatması kulağımda çınlıyordu: “Aldığın malı dillendirme kızım, herkes dost görünür ama herkesin kalbi temiz değildir.” Dedikleri doğru muydu gerçekten? O an bu korkunun ciddiyetine inandım. Kararımızı sadece ailemize söyledik, onlara bile yemin aldıktan sonra…

Birkaç hafta boyunca, sabahları gözümü açar açmaz hayalimizdeki yeni hayatı düşündüm. İstanbul’un karmaşasından uzak, Ankara’ya da çok gitmeden, Sakarya yolunda, yemyeşil bir köyde, tenimizde esen hafif rüzgâr… Ama her sabah uyanışımın ardından içimde yoğun bir huzursuzluk beliriyordu. İşe giderken otobüste Ebru’nun heyecanla bana dün geceki diziyi anlatışını dinledim ama aklım başka yerdeydi. Didem’le öğlen yemeğinde gözümün içine bakarak “Seninle garip bir şey var, bir derdin mi var?” diye sorduğunda bile anlatamadım. Yutkundum, gülümsedim, konuyu değiştirdim.

İçimdeki korkunun sadece kıskanılmak olmadığı zamanla daha net ortaya çıktı: Ya alay ederlerse? Sonuçta, kimimiz yıllardır kredi borcu ödüyor, kimimiz iki çocukla apartman hayatının sıkıntısında boğuluyor, kimimiz de başka bir şehirde yalnız yaşamanın eksikliğini çekiyor. Benim huzura dair küçücük bir adımım, onlarda yara açar mıydı? Yoksa biz dostlar arasında bile hayatlarımızı karşılaştırmayı bir türlü bırakamamış mıydık?

Bir pazar sabahı, Levent’le birlikte noterde sözleşmeyi imzaladık. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Evi temizlemeden, kahvaltı bile yapmadan çıktık; çünkü dün gece sabaha kadar uyuyamamıştım. Ellerim terden kayıyordu; başımın içinde sesler yankılanıyor: “Ya yanlış bir şey yaptıysanız? Ya para batarsa? Ya yıllarca emek verdiğiniz bu hayal bir kabusa dönerse?” Levent bana sıkı sıkı sarıldı, “Sibel, bak, bugün bizim günümüz. Her şey çok güzel olacak,” dedi.

Eve dönerken, arabada sessizliğe gömülüp camdan dışarıya baktım. Aklımdaki tek şey şu oldu: Bunu en yakınlarımla paylaşamamak ne garip bir şey. Telefonu elime aldım, Ebru’nun adını ekranda gördüm ama cümle bulamadım. Arayacak, neşemi onun sesiyle coşturacakken, nedense elimdeki soğukluğa yenildim ve vazgeçtim.

O haftadan sonra hayatım hızlandı. Evde planlar yapılmaya başlandı, internette “küçük bahçede organik domates nasıl yetiştirilir” diye aratmalar, Pinterest panoları, Instagram’da taş ev fotoğrafları… Annem, “Oğlum bak, iki kişi böyle işin altından kalkamazsınız,” diye azarlarken babam elini omzuma koydu ve sessizce, “Çocuklar, ben size yardım ederim,” dedi. Kardeşim bile akşam arayıp “Ablam, mezun olunca yanınıza yerleşirim,” diye espri yaptı.

Ama aradan geçen üç ayda, hiçbir arkadaşım gerçek bir sırrım olduğunu anlamadı. Onlarla buluşmalarımız sıradanlaştı. Ebru’nun kızı hastalanınca üç gün boyunca beraber nöbet tuttuk ama yeni hiçbir şey paylaşmamıştım onunla. Didem’in eşinden ayrılacağı haberini de ben en son öğrendim. Mine’nin işten kovulmasını doğum gününden ancak birkaç gün önce başka birinden duydum. Slow bir kriz… Dostluk, içten içe, sessizce aramıza mesafe koymaya başladı. Yıllarca aynı kahkahada buluşan o dört kadın, bir anda daha uzak, daha suskun dört bireye dönüştü.

Bir gün, küçük Balköpüğü Pastanesi’nde buluştuğumuzda, Didem aniden bana döndü ve dedi ki:
– Sibel, fark ettik ki sen bir süredir garip davranıyorsun. Bir şey mi saklıyorsun bizden?
Gözlerinin içine bakamadım. Boğazım düğümlendi. İçimden geçenleri bir türlü cümleye dökemedim. “Yok canım, iş güç, biraz yorgunum sadece,” diyebildim ancak. İçimde koca bir boşluk oluştu.

O akşam eve döndüğümde Levent’in bakışında tuhaf bir şey fark ettim.
“Bu kadar büyüttük ama galiba sevinci de, korkuyu da tek başımıza yaşadık Sibel,” dedi. Gözleri doldu. O anda fark ettim ki, sevincimizi gizleyerek onu aslında kocaman bir yalnızlığa dönüştürmüşüz.

Bir süre sonra, bir akşamüstü, arsaya gidip toprakta çıplak ayakla yürüdüm. Gökyüzü kızıla çalıyordu. Kuş sesleri arasında annemin yine çocukken söylediği bir sözü hatırladım: “Kızım, dostlarını kaybedersen, toprağın olsa ne yazar?” İçimde geçmişe, yan yana geçirdiğimiz güzel yıllara, saklamadan konuştuğumuz günlere özlemle bir boşluk büyüdü.

Sonunda, duramadım, bir akşam üçüne de mesaj attım: “Size anlatmam gereken bir şey var. Belki kızarsınız, belki de anlamazsınız ama içimde tutamıyorum artık. Birlikte büyüdüğümüz asfalt sokakların ardından, biz Levent’le küçük bir arsa aldık. Sizi üzmek ya da uzak durmak istemedim ama korktum… İşte gerçek bu.”

Yanıtları beklerken canım acıdı, avuçlarımda telefon, odanın içinde dolandım. Kimse hemen dönmedi. O gece bir türlü uyuyamadım. Ertesi sabah Ebru aradı. Ağlamaklı bir sesle, “Neden bana anlatamadın, Sibel? Ben senin kadar sevinebilirdim, hatta yanında kutlamak isterdim. Geçen hafta kızımla ağlarken yanında hissetmemiş olmam da aynı acı. Dostluk, sakladıkça küçülüyor galiba,” dedi. Didem ve Mine ise yazılıp kaldılar; sessiz, mesafeli birkaç mesaj…

Şimdi dönüp bakınca, o korkunun ne kadar boş olduğunu görüyorum. Belki bazı hayalleri gizleyince gönülden paylaşamıyor, en büyük sevincini de kaygıya boğuyorsun. Ama bazen de, kendinden koruduğunu sandığın dostluk, aslında en çok senin elinden kayıyor.

Sahi, kıskançlık denen şey dostluklardan daha güçlü olabilir mi? Yoksa her şeyin başında en büyük korkumuz, sevincimizin gölgelenmesi mi? Bazen, sırlarımızı sakladıkça kaybettiklerimiz gerçekten sahip olduklarımızdan daha mı çok oluyor?