Her Şey Omuzlarımda: Güçlü Olmak Zorunda Kalan Kız Kardeşin Hikayesi

“Zeynep, kalk kızım, nefesim yine kötüledi…”

Annemi duyduğumda saat gece üçtü. Annemin odasının kapısını itince, belli belirsiz bir iniltiyle bana baktı. Yorgun gözleriyle, “Bir bardak su…” dedi sadece. Tüm ev karanlığa gömülmüşken, bu bir iki kelime içinde öyle bir hayat yorgunluğu vardı ki, elimde istemsizce titreyen bardakla ona doğru yürürdüm. Sürekli tekrar eden bir rüya gibi; ama bu asla bitmeyecek bir rüyaydı, çünkü annemin hastalığı her geçen gün artıyor, sorumluluklarım katlanarak büyüyordu.

Bir an durup düşündüm, “Ya ben neredeyim bu resmin içinde?” diye. Babam yıllar önce vefat ettiğinde, her şeyi omuzlayan yine bendim. Annem, yıllar boyunca Onur’a gözünün nuruyla baktı. Her derdiyle koşan benken, Onur’un tek bir ‘of’u, annemin dünyasını başına yıkıveriyordu. Ben ise çocukluğumdan beri, duygularımı yutup, hep vazgeçen oldum. Annem hastalandığında da, işten izin alıp hastaneye koşan ben oldum. Kimse bana “Nasılsın?” bile demedi… Hep, “Zeynep halleder.”

Yine bir sabah, Onur’u aradım. Hastanede annemin serumunu tutarken, elim telefona gitti, ağlayacak gibiydim. “Onur, annem yeniden fenalaştı, hiç olmazsa bu gece yanımızda kalabilir misin?” dedim. Cevabı soğuktu, hatta biraz aceleci: “Ablacım, projeden dolayı uykusuzum, dinlenmem lazım, yarın erken toplantım var. Zaten sen varsın ya, sen en iyisini yaparsın.”

Telefonu kapattığımda titriyordum. Küçük kız kardeşim Melek, annemin baş ucunda oturmuş, “Ablam, her şey bana görevmiş gibi geliyor. Ama sen daha güçlüsün benden,” dedi usulca. Melek yirmi yaşında, hayata küsmüş gibi hissediyor. Çünkü Onur’a gösterilen sevgiyle büyümedi. Ben ise hep biraz fazlasını verdim, biraz fazlasını çektim.

Yıllar öncesine, çocukluğumuza döndüm. Annem Onur’a okula yeni başladığında, “Oğlum üşümesin, ceketini almayı unutma!” derdi. Benim botlarım delik, ama o annem için sorun değildi. Yeri geldiğinde yıpranarak bir abla oldum, yeri geldiğinde evin küçük annesi oldum.

Çalışma hayatımda bile annemi ve evi taşımam gerekirdi. Sabah beşte kalkıp önce kahvaltı hazırladım, sonra evden koşarak çıkıp otobüse atlar, işime yetişirdim. Çalıştığım işte de yorgunluktan gözlerim yanarken, yine de eve döndüğümde ilk işim annem oldu. Akşam yemeğini yapıp, anneme ilaçlarını verdim, çamaşırını yıkadım. O sırada Onur aradı, “Anneme bir şey lazım mı?” dedi. Kızgınca, “Evde her şeyi hallediyoruz, sen rahat ol,” dedim. Aslında öfkem ona değil, bu yükün bana yüklenmesineydi.

Bir akşam camdan dışarı bakarken, mutfağın köhne floresanının altındaki gölgemle göz göze geldim. “Ya ben de yorulursam? Ben çökersem, kim kaldırır bizi?” diye düşündüm. Kendi kendime, “Zeynep, çok mu şey bekliyorsun? Sadece bir gün nefes almak, sadece bir gece uyumak ne kadar büyük bir hayal olabilir ki?” dedim.

Bir gün annemin ameliyat günü geldi çattı. Onur yine yoktu. Yalnız başıma saatlerce hastane koridorunda volta attım. Ameliyattan çıktıktan sonra annem bana gözlerinin en derin yerinden baktı: “Sen benim oğlumdan da evlâdımsın, Zeynep. Her şeyi ayakta tuttun kızım.” O an, yıllardır içimde biriktirdiğim kırgınlıkları anlatmak geçmedi içimden. Çünkü ona acı vermek istemedim. Herkes içindeki yangını saklarken, ben herkesin yangınını dayanmaya çalıştım.

Bir süre sonra Onur aradı – kısa, alışılmış bir telefon. “Ablacım, yine sana zahmet; faturaları yatırmışsındır, değil mi?” Yüzüme hafif bir gülümseme kondurdum, çünkü o artık hayatın yükünden bihaberdi. Annemin hastalığı ilerledikçe, Melek’in de sorumluluklarla başı derde girmeye başlamıştı. Üniversiteyi dondurmayı düşünüyordu; “Ablam annemi yalnız bırakmayalım,” diyordu. Benim ise evlenmeyi, yuva kurmayı hayal ettiğim yıllar, her geçen gün daha uzağa kayıyordu.

Bir akşam yemek masasında üç kadın bir araya geldik. Masada fazladan sandalye boşa bakıyordu; bir zamanlar Onur hep o sandalye de gülerdi. Şimdi gülüşlerimiz tuhaf sessizliğe dönüşmüş. Annem bir marifetle çorba kaşıkladı, “Hayat işte, derdimiz eksik olmaz,” dedi. O an içimde bir korku belirdi: Ya bir gün ben de annem gibi yalnız kalırsam?

Onur evlilik hazırlıklarına başladı. Birkaç kez aradı, “Düğünde kim nereye oturacak?” diye sordu, o kadar. Duygulandığımda Melek elimden tuttu: “Ablam, sen olmasaydın biz bu evi, bu aileyi bir arada tutamazdık.” Dışarıdan güçlü görünsem de, içimde gün gün yıpranıyordum. İnsanlar güçlü görünüp sessizce tükenirken nasıl susuyor, ben bugün onu yaşadım.

Bir gece, mutfakta sessizce ağladım. O yaşlar, dayanmış kadınlığımın izleriydi; çamaşırlarda, bulaşıklarda silinen ömrümün izi. Fakat annemin “İyi ki varsın” deyişi, Melek’in omzuma yaslanışı aklıma gelince, bir an için yüküm biraz hafifledi.

Hayat; fedakarlık mı, yoksa gözden görünmez bir kahraman olmak mı? Kimse abla olmanın, anneden bile daha büyük bir kalkan olduğunun farkında mı? Ya gerçekten bir gün yorulursam?

Bazen düşünüyorum: Bir kadın kendini ne kadar, nereye kadar feda etmeli? Omuzlarımızdaki yükün sonu var mı?

Siz olsanız nerede dururdunuz? Benim hikâyemde kendinizi buldunuz mu? Yorumlarda paylaşmayı unutmayın, yalnız olmadığımızı bilelim.