Benim Yolum: Bir Annenin Traperice Direnişi

Sabah ezanına daha vakit varken, mutfaktaki sandalye üzerinde bacak bacak üstüne atmış, siyah traper pantolonumun dikişine elimi sürüyordum. O sırada kızım Elif hızla içeri girdi, gözleri tepeden tırnağa üzerimde gezindi. ‘Anne, vallahi anlamıyorum seni! Her gün şu pantolonu giyip duruyorsun,’ dedi sitem dolu bir sesle. İçimde bir şey kıpırdadı ama yıllardır alıştığım o suskunlukla cevap vermeden çayımı yudumlamak istedim. ‘N’olcak kızım, rahat ya…’ dedim nihayet ama o bu cevapla yetinmeyecekti. Her zaman olduğu gibi, ailemizin yazılmamış kurallarını ve mahalle dedikodularını bana hatırlatmak için hazırdı.

Elif başını iki yana salladı. ‘Anneciğim, bu yaşta niye böyle genç gibi giyinmek istiyorsun? Komşular konuşuyor, görmüyor musun? Ayşe Hanım geçen hafta bana laf çarptı, işimden gücümden utandırıyorsun,’ dedi ve ağlamaklı sesiyle kalbime küçük bıçaklar sapladı. Bir anda içimde bir öfke belirdi. Hakkım olan bir şeyi elimden almak ister gibi konuşuyordu. Oysa ben bu pantolonu pazardan aldığımda içimde filizlenen o çocuksu sevinci hatırladım. Çok mu abarttım? Ne isterlerse desinlerdi, ben rahattım.

Ama mesele traper pantolonu değildi. Elif’in kaygısı, toplumun gözündeki ‘nana’ imajının çatlamasıydı. ‘Anne, bizim ailemize böyle şeyler yakışmaz. Triko hırka giy, etek giy. Senin annen hiç böyle giyinir miydi, rahmetli deden kalksa mezardan utanırdı!’ diyordu hevesimi kırmaya çalışırken, ben çocukluğumun annesine döndüm. Annem Hayriye sedef renkli ipek şallarla gezer, sessizce bana örnek olurdu. Onun hayatında bir nevi izleyiciydim. Şimdi ben neden kendi izimi bırakmayayım?

O gün, Elif kapıyı çarparken aklımda dedikodular kadar, bundan sonra nasıl yaşayacağım sorusu vardı. ‘Kaç yaşındasın, ne biçim nansın sen?’ lafı kulağıma çalındı komşu Leyla’dan. ‘Çocukların önünde ayıp bu kadar gülmek, pantolon giymek…’ Peki ya onları utandırıyor muydum, yoksa kendimle barışıyor muydum?

Bir öğleden sonra, dantelli masa örtüsünün üstünde çaylarımızı içiyorduk. Elif gözlerinin içine bakarak, ‘Ne istiyorsun anne, söyle. Neden böyle değişmeye başladın son zamanlarda?’ dedi. Yutkundum. Duygularım boğazımda düğüm düğüm. ‘Ben hiç kendim için yaşamayı bilmedim ki Elif. Önce baban, sonra siz. Ev, komşular, cami, tencere, torunlar. Yaşlanmak, kendi isteklerime sahip çıkmak demek mi oluyor? Emin değilim, ama şunu biliyorum; sen başka şehirde yaşadığında, ben kimdim biliyor musun?’ Elif başını eğdi. O anlarda sanki yıllar arasında bir köprü kuruldu. Zamanında onun pembe eteğini ütülerken, kendi kızlığımın kırıntılarını da ütülüyordum sanki. ‘Şimdi traper pantolon giyiyorum, çünkü rahatım. Çünkü içimde genç bir kadın var, yaşımı unuttuğumda bir nebze nefes alıyorum,’ dedim titreyen sesimle.

Elif’in gözyaşı yanaklarına süzüldü. Ben dokunmak istedim ama ellerim ilk kez bu kadar titredi. ‘Ya komşular anne? Mahallede mahalle bırakmayacaklar sana…’ diye fısıldadı. ‘Bari torunların okuluna böyle gitme,’ dedi kısık sesle. O anda bildim, bu sadece benim meselem değil. Her kadının yaşadığı, isteklerini bastırdığı, toplumla ve aileyle devamlı savaş içinde olduğu bir hayattı bu.

Bir gece, pencereden dışarı bakarken, Boşnak komşuların gürültülü kahkahaları arasında kendimi küçük hissettim. O an düşündüm: Neden aynalarda hep bir eksik hissediyoruz? Traper pantolonumdan gözüme sarkan bir iplik gibi, özbenliğim de her cümlede daha da çözülüyor gibiydi. Hayatım boyunca kendim için değil, başkalarının huzur bulması için uğraştım. Ama ya ben? Benim huzurum?

Elif birkaç gün bana küstü. Torunum Emir ise, ‘Nana, pantolonun süper olmuş! Benimkiyle aynı renk,’ diyerek bana sarıldı, içimdeki çocuğa selam gönderdi bir bakıma. Sanırım çocuklar büyüklerden daha saf, daha temiz seviyor. Onun gülüşüyle biraz olsun cesaretlendim.

Ama mahallede laf bitmez. Bir gün bakkalda Mahmut Amca, arkamdan, ‘Bu yaşta neyin havası?’ deyince, donup kaldım. Mahallede kadınlar kıkırdadı. O an Elif’in korkuları gerçek olmuş gibiydi. Çıkınca birkaç kadının yüzüme küçümseyerek bakmasını hissettim. Eve dönüş yolunda kendi gölgemi bile ayıplarken buldum kendimi. Eğer ben, kendi yolumda yürümeye cesaret edemezsem, benden sonraki kadınlara hangi cesareti bırakabilirdim ki?

Gece olduğunda Elif odama geldi. Uzun süre sessizce oturdu. ‘Anne, acaba haklı mısın?’ diye sordu. ‘Ben sana kızarak, seni korumak istedim. Ama belki de ben de annem gibi oldum. Her şeyi senden bekliyorum. Belki de bizi ayakta tutan kadınların böyle küçük başkaldırılarıdır,’ dedi sessizce. ‘Belki de rahat pantolon giymek bir devrimdir.’ Onu sardım, yanaklarındaki yaşları elimle sildim. Kalbimde tuhaf bir hafiflik hissettim. Tüm hayatımız boyunca başkalarının düşüncelerine göre şekil almanın ne kadar acı verdiğini o anda daha iyi anladım.

Şimdi birkaç hafta geçti. Artık pazar sabahları traper pantolonumu giyip pazara gidiyorum. Hâlâ arkamdan fısıldayanlar var, annem gibi dantelli başörtüsüyle bakanları görüyorum. Ama Emir hala pantolonumdan oyun türetiyor, Elif ise ara ara bana gülümsüyor artık. Hayatımda ilk defa ne giyeceğime, nasıl güleceğime kendim karar veriyorum. Ve bir şeyin farkına vardım: Belki de yaşamak, başkalarının kurallarını değil, kendi ufak mutluluğunu bulmak demektir.

Şimdi size soruyorum; insan, kime göre yaşlanmalı? Kendi huzuru için küçük bir başkaldırıya hakkı yok mu?