Kardeş Kanı: Sessizliğin Ardında Saklı Yaralar
“Artık yeter, Elif!” diye bağırdım kapının arkasında gözü yaşlı beklerken. Ellerim titriyordu; içimde öyle bir öfke birikmişti ki, ona daha fazla annelik, sırdaşlık ya da omuz olamazdım. Belki sokaktan geçen biri sesimizi duysa, ablama ne kadar sert davrandığımı düşünür, beni acımasız bulur. Ama kimse bilmiyordu onun gecenin bir yarısı yine aradığında içimde kopan fırtınayı, üstümde taşıdığım yükleri…
Benim adım Zeynep. Küçük bir Anadolu şehrinde, sinir harbi ile yoğrulmuş, bir yandan çalışıp bir yandan evini çekip çeviren, biri lise çağında iki çocuk annesi bir kadınım. Hayat hiçbir zaman kolay olmadı. Orta yaşa yaklaşırken, yaşadığım yorgunluk her gün omuzlarıma daha fazla basıyor. Ama asıl yoran, yakınımdaki en büyük düşmanımın, yani ablam Elif’in, kendine acıyan halleriyle hayatımı alt üst etmesi…
Biz Elif’le çocukken hep beraberdik; koşup oynar, geceleri sırlarımızı yastık altında fısıldardık. Annemiz vefat ettiğinde, Elif benden dört yaş büyüktü ve sorumluluklarını bırakıp üniversiteye gitmeyi seçti. Ben ise evde kalıp babama, kardeşime ve ev işlerine koşturdum. Yıllarca Elif’in kuş gibi, özgürce yaşamasını izledim. Bir gün üniversite döneminin ardından büyük şehirde iş bulunca hayatı bir film gibi yaşadı: eğlenceler, aşklar, gece hayatı… Bense tuhaf bir şekilde ona imrenirken, hayatın yükünü omuzlamıştım. Ta ki babam ağır bir hastalığa yakalanıp da, Elif’in dünyası sarsılıncaya kadar.
Babamın hastalığı boyunca koca evde tek başıma oradan oraya koştum: sabahları işe, akşamları babama, geceleri ödevlerini yetiştirmeye çalışan çocuklarıma… Elif ne zaman arasa, kesik aceleci bir sesle “İyiyim abla, sen hiç dert etme” derdim. O ise ne işinden ne arkadaş çevresinden ödün verdi. Baba toprağında hayat zorlaşırken, bana “Sen zaten alışkınsın, güçlü kızım” dermiş gibi, bana güvenip hep uzaktı. Oysa ben asla güçlü değildim, sadece mecburdum. Babam vefat ettiğinde ilk kez ona, ağlayarak ‘’Yalnızım Elif, yoruldum!’’ dedim. Sarıldı ama yine kendi dertlerini konuşmaya başladı; İstanbul’daki iş yerinde yaşadığı anlamsız bir gerilimi, kırık sevgililiğini, baş ucumuzdaki cenaze evinde anlattı. O gün bir şey içimde koptu.
Aradan geçen yıllarda Elif’in hayatı bir türlü düzene girmedi. Sürekli iş değiştiriyordu, arkadaşlarıyla kavga ediyor, her ayrılışında bana koşuyordu. Her sorununda ilk beni arıyor: “Zeynep, bu dünyada bir tek sana güvenebiliyorum!” diyordu. Kimi zaman gecenin bir yarısı kucağında yeniden ona sarılarak ağlıyor, kimi zaman ben bunalıp “Artık yeter!” dediğimde ise incinip günlerce konuşmuyordu. O çaresiz, ben ise yorgundum.
Geçen yaz, Elif iş yerinden kovulduğunda soluğu yine bizim küçük kasabada aldı. Bir süre idare ederiz dedim, çocuklara “Teyzeniz zor bir dönemden geçiyor” diye anlattım. Oysa evdeki hava değişmişti. Elif bütün gün televizyonun karşısında pinekliyor, benim mutfakta, işte, okulda koşturduğumu görmüyordu. Oğlum Asaf, bir gün “Anne, teyze bize hiç sarılmıyor, hep telefonunda” dediğinde, içim sızladı. Kızım Derya ise “Neden teyze hiç mutlu olamıyor, biz mi yeterli değiliz?” diye örseleniyordu. Elif’in özellikle çocuklarımın yanında sürekli hayata küsmüş tavırları, umursamaz gülüşleri, kendi evimde bana yabancı biriyle yaşıyormuşum gibi hissettirdi. Evde ne şahsiyetim ne huzurum kalmıştı.
Bir akşam işten dönerken markete yeni malzeme almam gerekiyordu, evin ekonomi yükü canımı sıkmış, kendime bile mama alamaz olmuştum. Eve döndüm, Elif kanepeye uzanmış telefonunda kaybolmuştu. “Elif, biraz yardım etsen, şu mutfakta elimi uzatacak kimse yok!” dedim. “Ah Zeynep, canım çok sıkkın; geçende Ayşe beni yine kırdı, iş bulamıyorum,” diye bana yine kendi tasasını anlattı. Sustum, dişlerimi sıktım. O gece çocuklarımı yatırdıktan sonra kendi odama kapanıp uzun uzun ağladım; sanki evimde, kendi hayatımda, bana yer kalmamıştı.
Ertesi sabah Elif’in hazırladığı bir kahveyle uyandım. Yüzü bembeyazdı, gözleri pörtlemiş. “Zeynep, ben İstanbul’a geri döneceğim. Burada da mutlu olamıyorum. Ama giderken sana kırgın değilim; sadece biraz sevgine ve ilgine ihtiyacım vardı, onu da bulamadım” dedi. Onun bu cümlelerine içim çok yandı. “Elif, ben sana sevgi vermeye çalıştım, ama artık gücüm yoktu. Kendi çocuklarım seni örnek alıp umutsuzluğa kapılmaya başladı,” dedim. O ise başını öne eğdi, çantasını çekip kapıdan çıktı. İlk kez Elif’in ardından kapıyı kilitledim; ne aradım, ne sordum. İçimde büyük bir boşluk, suçluluğun ve rahatlamanın tuhaf bir karışımı kaldı.
O günden beri ne bir arama, ne bir mektup… Belki ablalık yapmadım ona, belki de onun yükünü artık taşımamak kendime yaptığım ilk iyilikti. Bir insan hangi noktada kendi ruhunu korumak için kanından vazgeçer, diye soruyorum kendime sık sık. Ablamı kapının dışında bırakırken, aslında en çok kendimi yalnızlaştırdım belki de… Ama başka türlü nefes alamadım. Ne düşünüyorsunuz, siz hiç en yakınınızdaki birini arkanızda bırakmak zorunda kaldınız mı?