Bir Veda Mektubunun Ardından: Sevda ve Gerçeklerin Kıyısında
Kapıyı açar açmaz soğuk bir sessizlik karşıladı beni. Oysa ne hayal etmiştim, neyle karşılaştım… Mutfak masasında bir kağıt, üstünde yalnızca “Sevgili Yasemin” yazan o titrek el yazısı; bacaklarım kesildi, elim titredi. O gün bugündür o anın detaylarını, ellerimin terli oluşunu, mutfağın loş ışığında mektubun gölgesini unutamıyorum. Her harfi, başıma saplanan bir çivi gibi okudum:
“Yasemin, denedim ama beceremedim. Seni, çocukları çok sevdim ama kendimi sevmeyi, gerçekleri görmeyi ihmal ettim. Artık seni incitmek istemiyorum. Lütfen beni anla…”
Okudukça gözlerim buğulandı. Cümleler peş peşe akıyor, her biri on yıldır süren sessizliklerimizin, konuşmamışlığımızın çığlığı gibi yankılanıyordu. O anda neye göz yumduğumu, kaç defa konuşmayı ertelediğimi, evliliğimizdeki kırık aynaları hatırladım. Oğlumuz Caner’in odamda açtığı kapının tıkırtısına kadar başımı kaldıramadım. “Anne, babam nerede?” Yutkundum, her zaman güçlü sandıkları Yasemin bir anda yıkılmıştı. “Bilmiyorum yavrum, bilmiyorum…”
Erdal’la evliliğimiz, her Türk ailesi gibi başlarda umut doluydu. Kayseri’nin dar sokaklarında nişanlandık, mezun olur olmaz İstanbul’a geldik. Burada herkes gibi bir geleceğimiz, hayallerimiz olacaktı. Gündelik dertler, maddi sıkıntılar, işten eve taşınan stresler aramıza duvar örmeye başladığında kimse önemsemez sanırdık. “Bu da geçer…” deyip hep sustuk. Bazen geceleri Erdal’ın tavana uzun uzun bakışlarını yakalardım. “Ne düşünüyorsun?” derdim, “Bir şey yok Yasemin” der geçiştirirdi. O “bir şey yok”ların, aslında koskoca bir yokluk olduğunun farkında mıydım o zaman, bilmiyorum.
Çocuklar hayatımıza renk kattı, fakat aynı zamanda yükümüzü de arttırdı. Annem, “Sabret, erkeğin dertleri sessiz olur, içine atar” derdi. Ben de sabrettim, sustum, bazen Erdal eve geç geldiğinde nefesini kokladım, yabancı bir koku var mı diye. Bir kez bile “Bizi bırakır mı?” diye açık açık düşünmedim, çünkü anneliğin, karılığın bana öğrettiği şey, yuvayı korumak uğruna susmaktı.
Ama o mektup önümde dururken, sustuğum her an deli gibi üzerime geldi. O akşam mutfakta sabaha kadar oturdum. Erdal’ın el yazısını okşadım, yırtmak istedim, ama beceremedim. Sabaha karşı annemi aradım. “Anne, Erdal gitti.” O sessizlik… Hani yıllarca kelimelerle kırmayalım, dökmeyelim diye çabaladığımız aile o an sustu. Annem yalnızca “Evin dağılmasın kızım, bakarsın gelir” dedi. Ya gelmezse? Ya bu gidişin geri dönüşü yoksa?
Bir hafta boyunca Erdal’dan ses çıkmadı. Telefonları kapalı, işyeri açıklama yapmıyor. Caner her akşam kapıdan babasını bekledi. Küçük kızımız Naz ise onun yokluğunu oyuncak ayısına sarılarak unutturmaya çalıştı. Ben ise sanki hayatım ikiye ayrılmıştı. Bir yanım her an Erdal’ın geri dönmesini umut ediyordu, diğer yanım ise bu gidişin asıl sebebini anlamak için kendini sorguluyordu.
Caner bir gün bana baktı, “Anne, sen babamı neden bu kadar ağlatıyorsun?” dedi. Yüreğime kan oturdu. Çocuklar her şeyi hissediyor, görüyordu. Onlara ne anlatmalıydım? “Bazen insanlar çok sessiz ağlar, kimse bilmez oğlum…” deyip sarıldım ama içimden fırtınalar koptu.
Erdal’ın teyzesini bulup konuşmaya gittiğimde onun gözlerimin içine bakmaktan kaçındığını fark ettim. “Yasemin, herkesin derdi büyüktür, kimi anlatamaz, kimi dinletemez…” dedi. O an anladım ki, herkes bildiği halde susmuştu. Ailenin itibarını, dedikoduları, çoluğu çocuğu… Herkes, ‘Yuvası dağılmasın’ diyerek sessiz kalmıştı. Peki ben nereye dönecektim? Kime anlatacaktım içimdeki yanan ateşi?
Bir keresinde komşum Nurgül, “Her evde olur böyle şeyler,” dedi gizlice. Ama benim içimdeki boşluk, alışılmış bir hikâye değildi. Kafamı koyacak bir omuz aradım; dostluğuna çok güvenmiştim. Bir gün, Erdal’ın gidişinden kısa bir süre sonra evimin önünde onu gördüm. Fısıldaştılar, baktığımda sus pus oldular. Sonra öğrendim ki Erdal, gitmeden önce Nurgül’e veda etmiş, “Yasemin’e iyi bak, ona söyleme sakın” demiş. Demek kimseye güvenmemem gerekirmiş, insanın sırları, komşu duvarlarından bile daha yüksek olurmuş.
Gecelerce pencerenin önünde bekledim. Sokağa, asfalta, dökülen yapraklara baktım. Belki bir gün bir çift ayak sesiyle Erdal gelir de her şey açıklığa kavuşur diye. Ama günler uzadı, umutlar azaldı. Hayat, Erdal’sız akmaya başladı. Çocuklar okula gitti, Naz’ın saçını ben ördüm, Caner’in ödevlerini sakince dinledim. Dışarıdan bakan birisi için sadece biraz yorgundum. Oysa içimde, her geçen gün artan bir yangınla yaşadım.
Bir gün işyerinde arayan bir kadın oldu. “Yasemin Hanım, her şeyin yolunda olduğundan emin olmak istedik…” dedi hafif çekingen bir sesle. O an, Erdal’ın en sancılı dönemlerinde yanında olanın ben olmadığım gerçeğiyle yüzleştim. Suskunluğun, birbirimizi koruduğunu sandığımız anların, acımasız bir yalnızlığa dönüştüğünü ilk o zaman idrak ettim.
Yakın arkadaşlarımla toplandık, çekingen çekingen anlatmaya başladım. Kimisi, “Bir adam gitti mi geri dönmez,” dedi. Kimisi, “Çocuklarını düşün, hayatına bak,” dedi. Fakat en çok da içimde yankılanan o soru oldu: Ben neyi göremedim? Nerede yanlış yaptık? Erdal ve ben hangi noktada “biz”den “ben”e döndük?
Aylar geçti. Boşanma kâğıtları geldiğinde o eski mektubu tekrar okudum. Erdal’ın kelimeleriyle yüzleşmek o kadar zordu ki. “Sen iyi bir annesin, iyi bir kadınsın ama ben kendimle savaşırken kaybettim.” O mektupta ne aşk vardı, ne de nefret. Sadece büyük bir pişmanlık, ezilmiş umutlar ve ifadesini bulamayan sevgi…
Bazen çocuklar salonun kapısını araladıklarında, bir anlık sessizlikte hâlâ onun ayak seslerini duyar gibi oluyorum.
Bugün hâlâ kendime sorup duruyorum: Bir ilişkiyi gerçekten kurtarmak mümkün mü, yoksa bazı eksikler başından beri kaderimizde mi yazılı? Siz olsanız benim yerimde başka türlü davranır mıydınız, susmayı mı seçerdiniz yoksa her şeyi açıkça konuşmayı mı?