O Merdivende Gece: İki Çocuğumla Umutsuzluktan Umuda Kaçış
“Kalk, Defne… Anne, korkuyorum!”
Zeynep’in titrek sesi kulaklarımda yankılanırken, elimi sımsıkı tutan Baran’ı ve dizlerimi kırarak oturduğum soğuk merdivenleri hissettim. Saat gece üç… Apartmanın içi ölüm gibi sessiz, Sakarya’nın soğuğu kemiklerime işlemişti. Gözüm yeniden şişmişti; bu defa sol gözüm. Bu şiddete kaçıncı kez göz yumduğumu bilmiyorum. Ama bu gece başka… Bu gece her şey bitti, Emrah’ın gölgesinde titreyerek geçirdiğim yılların ardından çocuklarımı fırtınaya sürüklüyordum, ama öteki seçeneğim daha kötüydü.
Baran, ağlamaklı, “Anne, babam bizi bulursa ne olur?” diye fısıldadı. Ona sarıldım, “Hiçbir şey olmayacak, yanındayım,” dedim ama kendimi bile inandıramadım. İçimde fırtına koparken, çocuklarımı alevlerin arasından kurtarmış gibi hissettim. Aksayan adımlarla kaçışım gözümün önünden gitmiyordu: Emrah’ın bağırışları, kapıya fırlattığı sandalye, ağlayan komşu bebeği, polisin gelmeyişi, hepsi bir film gibiydi. Hangi ara her şey bu kadar çözümsüz olmuştu?
Ve şimdi buradayım. Başımı duvara yasladım, gözlerimi yummadan bir kez daha içimdeki korkuyu sessizce haykırdım: “Kimsem yok mu?”
Elimdeki telefonu çıkardım. Aranacak numara belliydi. Eski mahalle arkadaşım, lise sıramı paylaşan, her derdimi anlatan Asuman… Ona ulaşabilmek demek, en azından bir çay, bir yatak, belki bir sıcak battaniye demek. Titreyen parmaklarımla aradım. Üç sinyal, dört… Sonunda açtı.
“Asuman, lütfen bana yardım et. Acil… çocuklarla dışarıdayım, evden kaçtım. Bize bir gece kalacak yer verir misin?” Sesim o kadar cılızdı ki kendini duyamayan bir çocuk gibiydim.
Cevap geldi, tokat gibi: “Ay Defne, geç oldu çok… Bilsen ben de kayınvalidemlerdeyim, eşim izin vermez, çocuklar uyanır, ne yapayım şimdi ben? Yarın konuşuruz ama şimdi olamaz. Hadi, iyi geceler.”
Telefon kapandı. Çocukların gözlerine bakamadım. Asuman, on bir yıl dostum, kader ortağım, şimdi bana sokak kapısını bile açmıyordu. Yalnızdım. O kadar yalnızdım ki, duvarlar üstüme yıkıldı sandım.
Baran’ın elleri ellerime yapıştı. Üşüyordu, Zeynep sarılmıştı bana. “Anne, çok mu kötüyüz?” diye sordu.
Cevap veremedim. Sadece onları kucakladım. Etrafta bir yabancı sesi gelse korkardım, ama şu an tek özlediğim tanımadığım bir sesin merhameti oldu. Aklımdan geçen her şey, kocaman, karanlık bir boşluktu. Velayet davasında ne yaparım? Okul? Kiralık ev? Para yok ki… “Keşke babam bizi sevebilseydi,” dedi Zeynep birden, içimin başka bir köşesi yıkıldı.
Bir ara, “Çocuk Esirgeme’ye mi gitsek?” diye düşündüm. O kadar korkmuştum ki; anneliğim, gururum, kimliğim, hepsi bir kenarda, sadece hayatta kalmak istiyordum. Ama onların bana bakan gözlerinde, anneleri gibi çaresizliği görmelerine dayanamıyordum. Yüzümü gizledim, ağladım.
Bir anda, apartmandan yaşlı bir teyze çıktı. Şalını düzeltirken beni, çocukları gördü. Gözleri bir an bana baktı, belki ondan bir umut bekledim, ama korktu, başını eğip asansöre binip gitti. Kimse, kimse bizi görmek istemiyordu.
Baran “Anne, bir polis çağır,” dedi sessizce. Polisi düşünmek bile istemedim. “Ev meseleleri”, “aile içi şiddet”, “burası Türkiye, herkes susar!” Bunları biliyordum. Komşular camdan bakar, kimse araya girmez. Beni en çok yakan da buydu zaten: Herkesin susması.
Bir ara, kapıdan genç bir kadın çıktı. Göz göze geldik. Belki de birileri içeri bakar, acır, bir yardım elini uzatır… ama bakışları sadece korkuydu. Çekinerek döndü arkasına, hiçbir şey demeden uzaklaştı. Saat ilerliyor, umutlar azalıyor, çözümler tükeniyordu.
Telefonumu bir kez daha çıkardım, eski bir iş arkadaşım olan Ayşe’ye mesaj yazdım: “Çocuklarla dışarıdayım, acil kalacak yere ihtiyacımız var.” Ve beklemeye başladım. Saat tik tak ilerlerken, çocuklar uyuyakalmaya başladı. Üzerlerine ceketimi örtmeye çalıştım, kendim titremeye başladım.
Küçükken annem “Türkiye’de kadın olmak zor kızım, kimseyi arkana alma, tek başına ayakta durmayı öğren,” derdi. Ama ben ailemden, kardeşimden yıllar önce kopmuştum. Annem, babam, hepsi kendi kabuğunda yaşamış, bana uzanacak bir el yoktu. Oysa okuldayken, öğretmenim “bir sorun olursa bana anlatabilirsin” derdi. Şimdi, yetişkin bir kadın olarak kimseye anlatacak tek kelimem kalmamıştı. Düşünebiliyor musunuz, insan arayacak kimse bulamaz mı?
O esnada, telefonuma bir mesaj geldi. Ayşe yazmıştı: “Defne, ben hala ailemin yanındayım, ama babam senin ‘evden ayrılmış’ bir kadın olduğunu öğrenirse, inan çok kötü olur. Kusura bakma.”
Yıkıldım. Herhalde bu ülkenin kadınlarının yazgısı buydu. Kimse elini uzatmazdı. Bu soğukta, çocuklarımın üstünde battaniye yerine hayallerimi örtmeye çalışıyordum. Yalnızca çocuklar kendini bana sıkıca sarıyordu. “Anne, neden kimse bizi sevmiyor?” dedi Baran. Onun bu cümlesi bin hasret, bin feryat gibiydi.
Saat beşi gösterdiğinde, gözlerim karanlıkta dinlenmeye çalışırken uzaktan ezan sesi duyuluyordu. Kalbimde bir umut kıpırtısı aradım. Belki bir gün, çocuklarım bana teşekkür edecek; “iyi ki kaçmışız” diyeceklerdi. Belki de hiçbir zaman bu geceyi anlatmayacak, unutacaklardı. Ama o an, sadece annelik gücüm ve içimde ilk defa yanan isyan hissi vardı.
Apartmanda bir kapı hafifçe aralandı. Bir çocuk sesi: “Anne, o kadına yardım etmeyecek misin? Üşüyorlar…” Yankılandı kulağımda. Annesi çocuk elini tuttu, kapıyı kapattı. Gözlerimi yere indirdim, suskundum. Yarım umutla yaşanan hayal kırıklığının ne demek olduğunu yine o gece öğrendim.
Güneşin ilk ışıkları pencereye vururken, içimden geçen tek dilek şuydu: “Yaşadıklarımı anlatmak bile güçken, bu ülkede benzer yolda olan kadınlar, çocuklar, nereye gidecek?”
Zeynep uyanıp gözlerime baktı. Sesinde çözülmemiş bir umut vardı: “Anne, ne yapacağız şimdi?”
Cevap veremedim. Sadece içimden, “Bu şehirde bize sahip çıkacak kimse kalmadı mı?” diye sordum. Belki de yazgımızı siz yazacaksınız…
Bir anne, iki çocuk, bir merdiven ve bin soru… Siz olsaydınız ne yapardınız? Türkiye’de bu tür bir gecede hangi kapı açılırdı?