Hayallerin Sonu: Zeynep ve Okan’ın Hikâyesi
“Okan, ne olur ayağa kalk,” diye fısıldadım, başımı yastığa gömerken ağlamaktan gözlerimi açamayacak kadar yorgun hissediyordum. Gece yatağımızda dönüp dururken ilgisizliğimi, öfkemi, korkumu bir türlü susturamıyordum. Dışarıda yağmur Göztepe’nin üzerini griye boyarken, bizim evimizin içinde derin bir huzursuzluk donmuş gibiydi. On yıl oldu evleneli — on yıl! Herkes bizim hikâyemizi duysa inanın, ‘İşte Türk usulü mükemmel aile’ derlerdi. Zeynep ben, Okan da eşim. İstanbul’da iki çocuğumuz, küçük bir evimiz, gözümüz gibi sakındığımız hayallerimiz vardı.
Okan’ın babası rahmetli Muzaffer Amca ile annem Sevim Hanım artık neredeyse akraba değildi, ailemizden farksız olmuşlardı. Soğuk kış günlerinde babam, sıcak çayla torunlarına masallar anlatırken, kayınvalidem bana her bayram çöreklerini öğretirdi. Biz de ne mi hayal ederdik? Biraz daha para biriktirip Bahçelievler’de üç odalı o yeni daireyi almak, çocukları daha iyi okullara göndermek, yazları bodrumdaki Ege kasabalarında tatil yapmak… Ama ne zaman rahat bir nefes aldık dersek, hayat yine karşıdan tokat gibi bir gerçeği yüzümüze çarptı.
İki yıl önceydi. Okan akşam eve uğradığında yüzü bembeyaz ve ter içindeydi. “Zeynep, başım dönüyor gün boyu, doktora mı gitsek?” dedi. Ben önce çok üzerinde durmadım, belki stresten dedim. Hangi Türk ailesinde sıkıntı yoktu ki? Ama Okan’ın halsizliği geçmedi, haftalarca devam etti. Sonra bir akşam, mutfakta çocuklara yemek hazırlarken yere yığıldı. “Ne olur, Okan! Korkutma beni!” diye haykırdım, iki yaşındaki Ege ve altı yaşındaki İlayda kapıda korkuyla ağladılar.
O geceden sonra her şey çok hızlı gelişti. Hastanede yapılan tetkikler, MR’lar, biyopsiler… Sonunda suratları asık doktorun verdiği o feci haber: Okan’a nadir bir lösemi teşhisi kondu. Duyduğum an, dizlerimin bağı çözüldü. “Bir çözüm vardır, değil mi?” dedim çırpınarak. Okan, gözlerimin içine bakıp utangaç bir şekilde başını eğdi. Sanki bir at gibi güçlü olan eşim, şimdi titreyen ellerimi tutuyordu.
O andan sonra güçlü Zeynep gitmiş, çaresiz bir kadın gelmişti yerine. Aileden herkese haber verdim. Annem ilk anda hem bana destek oldu, hem çocuklara. Kayınvalidem ise, o yaşına rağmen Okan’ın hastanede başucunda gecelerce dua etti. Ama İstanbul’da tedavinin uzun, sancılı ve çetin süreci eve de yankılandı. Tüm birikimlerimizi hastane masraflarına gömdük. Okan, aylarca hastanede yattı. Ben ise çocuklara hem anne, hem baba oldum. Alt komşu Hayriye Abla, “Kızım, sabret, Allah büyüktür,” diye teselli etmeye çalışırken, günler bir türlü geçmek bilmedi. Okan’ın hastaneden arada eve döndüğü ender zamanlarda ise maddi kaygılardan kavgalara tutuşuyorduk.
Bir gece yine aynı koltukta baş başa otururken, “Neden bana kızıyorsun?” dedi Okan sessizce. O kadar yorgundum ki : “Çünkü tek başıma her yere yetişemem Okan! Bu çocuklar, bu ev, bu borçlar; hepsi omuzlarımda.” İçimde utanç, sevgi, öfke birbirine karıştı. Okan ise sessizce ağladı. “Biliyor musun Zeynep, bazen ölmekten çok seni yarı yolda bırakmaktan korkuyorum,” dedi. O gece ilk defa Okan’ın gözlerinde çaresizlik gördüm. Her zamanki şakacı, umut dolu adama veda etme zamanı gelmişti sanki.
Aile büyükleri, arkadaşlar, akrabalar… Herkes ilk aylarda yardım etti. Annem, başucumda dua ederek benimle sabahladı. Fakat zaman geçtikçe destek azaldı, insanlar kendi hayatlarına döndü. İstanbul’da yaşamak, tek maaşla, hastane masraflarıyla, çocukların istekleriyle iyice imkânsızlaştı. Kreşteki öğretmen, Ege’nin içine kapanık olduğunu, İlayda’nın ise sürekli ağlamaya başladığını söyledi. Utanarak, başkalarına yük olmaktan kaçınarak, bir yandan kredi borcu bir yandan hastaneden gelen fatura kabuslarıyla geceleri uykusuz geçirmeye başladım. Uykusuz gecelerde bazen Okan’ı suçladığım bile oldu. “Neden şimdi, neden bizim ailemiz!” diye haykırdım kendi kendime. Ama sonra utançla sarılıp sabaha kadar ağladığım oldu.
Bir sabah telefonda eski dostum Aylin’e dayanamayıp “Artık dayanamıyorum, her gece çocukların odasında ağlıyorum, hastane, para, yalnızlık, her şey yetti,” dedim. O, “Kızım, herkesin bir savaşı var da kimse bu kadarını hak etmedi. Yardım iste, ne olur utandığına bakma.” dedi. Ama yardım istemek, bizim kültürümüzde gururumuza dokunan bir şeydi. Elalem ne derdi? Akrabalar bile göze sokar dururdu. Ama başka çarem yoktu; Zeynep olarak gururumu bırakıp, çocuklarımın iyiliği için, “Sevim Anne, senden para istemeye utanıyorum ama…” cümlesini yutkunarak kurdum. O kadar zor bir andı ki, yaşamımda hiç yoktu böylesi.
Aylar geçti. Okan’ın kemoterapisi ağırlaştı, bir umut diye yurt dışına ilik nakli bile konuşulmaya başlandı. Artık bizim evimizde ne kahkahalı aile sofraları, ne pazar günü birlikte yapılan kahvaltılar kaldı. Çocuklar kendi köşesine çekildi. Ege bir defasında gelip sessizce “Babam hiç gülecek mi anne?” diye sorduğunda içim parçalandı. “Bir gün, yavrum… Bir gün,” demekten başka çarem yoktu.
Bir gece, Okan’ı hastanede beklerken pencereden akan yağmuru izliyordum. Hayat penceremin önünde akıp giderken, bizim dünyamız donmuştu. Okan yarı baygın, saçsız başıyla titreyerek “Zeynep, çocuklara iyi bak. Onlara benim yerime sarıl,” dedi. Dayanamadım, gözyaşlarım içime aktı.
Altı ay sonra Okan hayata gözlerini yumdu. Tabutunun başında dua ederken ellerim titredi, ayakta zor durdum. Ege ve İlayda, mezarlıkta babalarına veda ederken, “Neden bizim babamız öldü anne?” diye sordular. Verecek cevabım yoktu.
Okan’sız günler, geceler… Şimdi evimizin duvarlarında onun sesi, kahkahası yankı gibi. Aile büyükleri bir süre yanımda kaldı ama herkesin acısı kendi kadar, sonunda herkes yavaş yavaş eski hayatına döndü. Şimdi ben iki çocukla, bir başıma yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. İçimde hep bir suçluluk var; acaba daha fazla destek olsaydım, mücadeleden vazgeçmeseydim, yine de her şey böyle mi olurdu? Hayat, bir anda elimizden kayıp yuvalarımızı alırken, insan neye tutunur? Ya mutluluk sandıklarımız aslında bir illüzyonsa? Siz olsanız vazgeçer miydiniz, yoksa son ana kadar tutunur muydunuz?