Hayatımın Yüzüncü Baharı: Sürprizler ve Sessiz Acılar
Kapımın vurulmasıyla yerimden sıçradım, ellerim titredi. Derin bir nefes çektim içime, safra ve mide ilacı şişelerinin arasından doğruldum. Sabahları, köhnemiş kalorifer peteklerinin çıtırtısından başka ses duymazken, bugün gelen vuruk bir tokat gibi yankılandı evin içinde. Pencereye yanaşıp dışarıya süzüldüğümde bahçede çocukların koşuşturduğunu gördüm; yüzlerinde bir tuhaf sevinç, ellerinde kocaman bir poşet… Tam da bugünün yıldönümü olduğunu unutmuşken, hayat bana yüz yılın ağırlığını küçük bir notla hatırlatıyordu: Bugün doğum günüm. Ama yalnızca bir yaş değil, yüzüncü yıl… Yakınımda yaşasalar, torunlarım olurdu muhtemelen. Ama şimdi, apartmandan bana sıcak bir merhaba gönderen birkaç iyi komşumu saymazsak, hayatımın geçtiği bu kasaba bana yabancı, biraz da ürkekti.
Elimi kapı koluna uzattım, eklemlerimden dışarıya bir acı sızdı. Açtığımda, karşıma apartmandaki gençlerden Elif çıktı. Elif’in gözlerinde bir heyecan, dudaklarında mahcup bir tebessüm vardı. “Emin amca, afedersiniz, rahatsız ediyorum ama bugün bir araya gelip bahçede otursak diyoruz. Size de çok iyi gelir. Sizi çok yalnız gördük bu aralar.” Sesi titriyordu, belki gözlerimin buğulanması onu da huzursuz etmişti. Cevap vermeden önce boğazım düğümlendi: “Elif kızım, ben…” Sesim çatallaştı. Arkadan komşular toplandı; Hikmet Bey, eşi Meliha, yeni taşınan Hatice Hanım ve küçük oğlu Burak. Ellerinde pastalar, çiçekler, küçük bir hediyelik kutu… Öylece kalakaldım kapının önünde, gözlerim nemli, dilim tutulmuş.
Bahçeye indiğimizde, sandalyesinde eskimiş bir şilteyle oturuyordum. Herkes başıma toplanmış, gülüşüp anı anlatıyor… Gençler, Birinci Meclis’in fotoğrafını gösteriyor: “Emin Amca, gerçekten Atatürk’ü canlı gördünüz mü?” Bir an için gözlerimi kapatıp geçmişe daldım. O yılların yokluğunu, korkuyu, ekmek sırasındaki telaşı…andım. Sahi, o günlerden bugüne neler geçti, kimler soldu da kimler filizlendi bu ülkede… Aklıma hep annem gelir, bana beyaz bir mendille el sallayışı. Sarıkamış dönüşünden babamın yokluğuyla büyümüş, sonra kendim de II. Dünya Savaşı yıllarında askere alınmıştım. Yalnızlığımın esas sebebi savaşın avuçlarımda bıraktığı o tarifsiz acıydı.
“Emin amca, eski günleri özlüyor musun?” dedi Hikmet Bey, plastik bardaktan bir yudum çay alırken. Biraz sustum, gözlerimin ucundan dökülen yaşları gizlemeye çalışarak. “Özlemek mi? Bazen her şeyi, bazen de hiçbir şeyi özlemiyorum. İnsan yaş aldıkça anlıyor ki, geride ne kadar kalabalık yaşarsan yaşa, yaşlandığında yalnız kendi gölgenle baş başa kalıyorsun.” Bu sözümün ardından bir sessizlik çöktü, çatal kaşığın hafif tıkırtısı dışında hiç kimse konuşmadı. Burak yanımdaki sandalyeye ilişip “Dede, sen hiç korktun mu savaşta?” diye fısıldadı. Başını okşadım, küçük alnının sıcaklığını hissettim. “Çok korktum Burak, çoğu zaman da kendimden korktum. Ama en çok sevdiklerimin acılarını görememekten korktum.”
O sırada Elif’in annesi Ayla Hanım ortaya küçük bir yaş pasta koydu. Gözlerim yanana kadar mumların titrek ışığına bakakaldım. Hatice Hanım, “Emin amca, keşke çocukların da burada olsaydı,” dedi. İşte tam orada, içimde onulmaz bir sızı büyüdü, kelimelere sığmadı. Oğlum Kerem’le seneler önce soğukkanlı bir kavga etmiş, ardından birbirimize kolayca veda etmiştik. O İzmir’e göçtü, ben yaşlılığımı bu kasabada sürdürdüm. Belki annesi hayatta olsaydı, her şey farklı olurdu; ama insan kaderine küsemiyor ya, büsbütün kabulleniyor. Telafisinin mümkün olup olmadığını da hiçbir zaman bilmiyor.
Mumları üfledim. Ağzımda hafifçe çırpınan bir dua; “Allah’ım, çocuklarımın yolunu açık eyle.” Herkes alkışlarken göz ucuyla bakındım, kimse Kerem’in eksikliğini zihnimdekinden başka bir yerde görmüyordu. O an, hayatımın hüzünle coşkuyu aynı anda barındırdığı bir ânıydı bu. Elif, yanıma gelip hafifçe koluma dokundu. “Size bunu hediye etmek istiyoruz,” dedi. Küçük bir kutu… İçinden eski bir madalya zinciri, başında ay yıldız… Yıllar önce askerlikte bana verilen, fakat kaybolmuştu sandığım, bir savaş gazisi madalyası. Komşular, askeriye ile bağlantıya geçmiş, bana o madalyayı bulmuşlar. Oracıkta, yaşlarım daha fazla saklanamaz oldu.
Hepsi başımda toplandı; “Emin amca, bu apartman sizinle daha huzurlu,” dediler. Ayla Hanım’ın sözleri içime işledi: “Sizin gibi insanların anılarını, yaşadıklarını dinlemeden büyümek istemiyoruz.” Bir an durakladım. Sahi, anılarımıza kim sahip çıkacak bizden sonra? Ülkemizin çarşısı, pazarı karanlıklar kadar aydınlık; hayatlarımız öyle kırık dökük ama bir o kadar da umut dolu… Onlara dönüp; “Evlatlarım, hayatta her şey geçiyor da insan kırgınlıklarını çoğu zaman yanına alıp mezara gömüyor. Sakın ha, gönül koyduğunuz bir yakınına asla arkanızı dönmeyin, dönseniz de geciktirmeyin helalleşmeyi,” dedim. Herkes gözyaşlarını silerken, Burak kucağıma atladı, “Ben seni hiç bırakmayacağım dede,” dedi.
Gün batımına yakın herkes yavaş yavaş dağıldı. Evime geri dönerken Elif yanımda yürüdü. “Emin amca, istemez misiniz oğlunuzu aramamızı?” diye fısıldadı. İçimdeki küskünlükle umut arasında ince bir çizgi… Tek kelime edemedim. Ama gece ilerledikçe, yalnızlığımda boğulurken aslında çevremde sıcak ellerin, sahici bir gülümsemenin neler değiştirebileceğini fark ettim. Belki de hayat, en büyük sürprizi bana yüzüncü doğum günümde hazırlamıştı. İnsan yaş aldıkça, o eksik sandığı aileyi bambaşka insanlarda bulabiliyormuş.
Evin içinde eski radyo çalarken aynaya baktım, kırışmış yüzüme ve gözüme hapsolan anılara. Acaba, insan hayatında en çok neye bağlanmalı: Affedilmeye mi, sevilmeye mi, yoksa sadece hatırlanmaya mı? Siz olsanız neyi seçerdiniz?