Köpeklerin Ardındaki Sır: Seslerin ve Sırların Gölgesinde Bir Hayat
“Neden yine bağırıyorsun bana, anne? Ben bir hata yapmadım ki!” diye feryat ettim. Sesim duvardan sekip oda boyunca yankılanırken, dışarıdan birdenbire yükselen tiz bir köpek havlaması duydum. O an, mahalledeki herkesin bildiği gibi, yeniden onların hedefindeydim. Zeliha Teyze’nin kararmış camından yansıyan bakışını ve köpeklerin bana, hiç kimseye olmadığı kadar öfkeli havlamasını omuzlarımda hissettim. Sanki sadece seslerine değil, bana anlatılmamış tüm sırların ağırlığına da yüklenmişlerdi.
Benim adım Ferhat. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinin dar sokaklarında büyüdüm. Bu sokaklarda köpekler, çocuklar ve sırlar birbirine karışır; kimse kimseyi tam olarak tanımaz, herkes birbirinin dedikodusunu yapar. Benim hikâyem de işte o köpeklerin karşısında başlamıştı. Henüz yedi yaşındaydım; babam kaybolduğunda annemle baş başa kalmıştık ve her zaman onun gölgesinde yaşadım. O günden beri ne zaman dışarı çıksam, ne zaman sokaktan geçsem, köpekler hep sadece bana havlardı. Diğer çocuklar taş atarken onlar hiç tepki vermezdi, hatta Kamil’le Zeynep ellerindeki simidi paylaşırken kuyruk sallar, başlarını okşatırlardı. Ama ben? Onlara dokunmaya korkardım; annemin, “Köpekler kimden korkacağını bilir,” diyerek içime ektiği korkuyla büyüdüm.
Bir gün okuldan dönerken, dört köpeğin önüme geçip bana havlamaya başladığını hatırlıyorum. Bacaklarım titrerken, arkadan Ali’nin sesini duydum: “Ne var lan Ferhat’ta? Sizi korkutan ne?” Ali, mahallenin en kabadayısıydı. Herkes ondan çekinirdi. Benim yerime başkası olsa tekme atardı o köpeklere. Ama Ali sadece sustu ve baktı; sonra bana yaklaşıp, “Sen değişiksin oğlum, senin içinde karanlık bir şeyler var galiba,” dedi. Gözlerimi yere indirdim. Ne demek istediğini anlamadım o zaman; ama içimde, kimsenin görmek istemediği bir çatlak olduğunu o gün hissettim.
Annem bana hep, “Baban gittiğinden beri içine kapanıksın, biraz açıl, arkadaş edin!” derdi. Ama içimde bir şey vardı ki, dışarı taşamıyordu. Okulda öğretmenimle göz göze geldiğimde bile tenefüste yanıma gelen olmadı. Öğretmenler hep, “Ferhat’ın üzerinde bir ağırlık var,” diye konuşurlardı aralarında.
Yıllar geçti. Mahallede herkes büyüdü, çoğu taşındı. Ben annemle aynı evde yaşamaya devam ettim. Birer birer kaybolan eski dostların yerine hiç kimse gelmedi; yalnızlık sessizliğiyle evimizin duvarlarına sindi. Sadece köpeklerin sesi değişmedi. Her sabah işe giderken bakkalın önünden geçerken dahi, mahallede bana sadece köpekler tepki verirdi. Bazen onları anlamaya çalıştım. Aralarından biri bile başını okşamama izin verse belki bir şeyler değişirdi. Ama olmadı.
Bir Sonbahar günü, yine annemle büyük bir tartışma yaşadık. Annem odasında ağlarken dışarıya fırladım. Kapıyı öfkeyle kapattığımda, bahçede havlayan köpeğin gözlerine baktım. İçimdeki bütün öfkeyi ona boşaltmak istedim. “Neden hep bana havlıyorsun? Ben size ne yaptım?” diye bağırdım. Köpek bir an sustu ve kafasını yana eğdi. O an, gözleriyle bana bakarken boğazımda bir düğüm hissettim. Sanki içimde konuşamadığım, yıllardır bastırdığım acıyı o da duymuş gibi bakıyordu bana. Sonra birden, hafifçe kuyruğunu salladı ve yanıma yaklaştı. İlk defa bir köpek bana dokunmaktan korkmadı. O an, kendimi köpeğin yanında yere bıraktım ve ağladım. Mahalledeki herkes bana deli gözüyle baktı o akşam ama umurumda değildi.
Özellikle annem: “Ferhat, oğlum, ne yapıyorsun orada yerde? Kalk, milletin maskarası oluyorsun!” diye seslendi ama kolumdan tutmadı. Biliyordu, içimde bir şeyler kırılıyordu.
O olaydan sonra köpeklerin bana olan tavrı yavaş yavaş değişmeye başladı. Bir sabah işten dönerken köpeklerden biri beni takip etti, eve kadar geldi. İlk kez korkmadım ondan. Evimizin önünde yere çöktüm, avuçlarımda titreyen sıcaklığını hissettim. Sanırım o gün, asıl korktuğumun köpekler değil, içimde susturduğum çocukluk acısı olduğunu anladım. Annesiz, babasız, mahallenin ucunda tek başına büyüyen çocukların öfkesiyle yoğrulmuştum. Köpeklerin havlaması, benim sessiz çığlığımın yankısıydı belki de.
Bir süre sonra mahallede, “Ferhat sonunda köpeklere alıştı!” diye konuşmaya başladılar. Annem başlarda pek anlam veremedi, değişimi önce korkuyla izledi. Sonra, bir gün yanında oturup birlikte köpekleri besledik. Annem ilk kez bana, “Aslında sen küçüklüğünden beri bu sevgiyi hak ediyorsun,” dedi. Sesi titriyordu. O an annemin de, benim gibi yalnız ama güçlü biri olduğunu anladım.
Ama hâlâ merak ediyorum: Bir köpek bir insanı nasıl bu kadar derinden hissedebilir? Bizdeki korkuları, sırları, yıllarca üstü örtülen acıları gerçekten görebiliyorlar mı? Benim yerimde başkası olsaydı, o köpek bana hâlâ havlar mıydı, yoksa sadece susar mıydı acaba?
“Peki sizce,” diyorum şimdi; “Bir köpeğin bakışında, insanın kalbindeki boşluklar okunur mu? Siz hiç kendi havlamanızın yankısını başka bir canlıda duydunuz mu?”