Akraba Ziyareti: İyiliğimin Başımı Yaktığı O Gün

“Yılmaz, çay bitti mi yine?” diye bağırdı halam Emine ablam mutfaktan. Hayır, yine kahvaltı masasında tabaklar yığılmış, ben ise gülerek “Hemen getireyim, siz zahmet etmeyin,” diye koşturuyordum. O sabah evimde tam on kişi vardı. Yalnızca annemin abisi Hikmet amca, onun eşi, iki çocukları, halam Emine ve kızı, iki kuzenim Aslı ve Serdar, sonra bir de bitmeyen gelgitli eşiyle kuzenim Zeynep. O sabah annem şehir dışındaydı ve bu sorumluluk bana kalmıştı.

Aslında çoğu uzaktan akrabam. Yılda bir-iki sefer görüşsek ancak. Ama ah, ne zaman bir düğün, cenaze ya da önemli bir gün olsa İstanbul’daki tek “genç ve rahat” evli görülen ben ev sahibi ilan edilirdim. Sorun yoktu, değişiklik iyidir, aile önemli… Ama o sabah, kendimi bu kadar güzel hissetmeyeceğim aklımın ucundan geçmemişti. İçimde bir huzursuzluk, farkında olduğum bir yorgunluk… Ruhumda bir ağırlık vardı ama iyi misafirlikte o ağırlık dile gelmezdi, değil mi?

“Aslı, biraz yardım eder misin?” dedim sessizce. O ise elindeki telefonu bırakmadan, “Başım ağrıyor Yılmaz abi, sonra gelirim,” diye mırıldandı. Zaten evde bir tek ben elimi taşın altına koyuyordum. Kimse tabağını kaldırmayı aklına bile getirmiyor, mutfağa izinsiz dalıp dolapta ne varsa didik didik ediyordu. İçimde biriken öfkeyi bastırmak için boğazım düğümlendi, ama belli etmemeye çalıştım.

Evimin salonu bir anda kamp alanına döndü, koltuk köşelerinde çoraplar, sandalyeye atılmış gömlekler, banyoda dağ gibi biriken havlular… Gece olunca ise herkes televizyon başında, avaz avaz tartışıyor ya da dedikodu yapıyordu. Hikmet amcam, “Bu evde neden Türk kahvesi yok? İstanbul’a taşındığından beri Avrupai oldun Yılmaz,” dedi. Gülümsedim ama içimden, “Keşke Avrupai olup vaktimi kendi keyfimce geçirseydim,” dedim. Kırıcı olmak istemediğimden “Bitmiş, markete inip alırım,” deyiverdim mahcupça.

O saatten sonra misafirlik bitmek bilmedi. Kuzenim Zeynep, “Evde çok sıkıldım, neden Netflix açmıyorsun?” dedi. Oysaki kendi hesabım bile yoktu. Yine de internetten bir şeyler açıp onları oyalamaya çalıştım. Zeynep’in eşi ise, benim kitap köşemde bulduğu birkaç dergiyi yerlere saçarak, “Ne kadar çok kitap okumuşsun Yılmaz, maşallah; keşke bir tanesi araba kataloğu olsaydı da taksitle nasıl araba alınır öğrenseydin,” diye espri yaptı. Güldüm ama gülüşümdeki sahicilik her geçen saat eksiliyordu.

Misafirliğin ikinci günü Emine halam mutfağa girip, “Patlıcan yok, akşam musakka yapmak lazım. Buradaki marketler çok pahalı, semt pazarına sen git Yılmaz,” dedi. Gözümün önünde kaç gündür dağılıp toplanmayan salon, bulaşıklara gömülen mutfak ve bir türlü başımı yastığa koyamadığım geceler geçti. Ama yine de, “Tabii halacığım,” dedim, bakkala doğru yola çıktım. İçten içe neden hayır diyemediğimi, neden aile diyerek her şeye katlandığımı düşünüp duruyordum. Marketten döndüğümde de, Emine halam yan komşuya sarkıttığı havluyla, “Canım komşu, Yılmaz sana yük olmadık ya? Bak ne kadar tatlı çocuğun var!” diye sesleniyordu. Komşunun bana attığı bakışla utançtan yere gömülmek istedim.

O gece, herkes yatmaya hazırlanırken kuzenlerimden Serdar, hararetle tartışmaya başladı: “Yılmaz abi, bu ev çok küçük ya, neden başka ev aramıyorsun? Vallahi şu köhne binaya onca para vermek… Sanki işin yok da, para saçıyorsun! Hem senin içerideki televizyon eski, gel bizde birikmiş eski LCD var, sana kargo yapsak ayıp olmaz değil mi?” Olay şaka ile karışık gibi ama iğneleyici tonundan içim soğudu. Salonun köşesine çekilip sakince camdan dışarı bakarken halamın, “Her evde kavga olur, bunlar kardeş kavgası!” dediğini duydum. Ama bu kavga değildi; başkalarının alanıma, hayatıma tecavüzüydü neredeyse.

Ertelenen sorunlar gibi zaman uzadıkça, sabrım da tükeniyordu. O sabah evden çıkmaya niyetlendim. “Biraz hava alacağım, size de bir şey lazım mı?” diye sordum. O an sessizlik oldu; kimse dönüp bakmadı bile. İki saatlik yürüyüşümde, “Yok, aile kutsaldır, idare et,” diyen içsesimle, “Kendine iyilik yap, hayır demeyi öğren!” diyen yeni bir ses çatıştı. Döndüğümde Aslı, “Eve klima lazım Yılmaz abi, çok sıcak burası,” dedi. Ben ise artık başımda zonklayan ağrıyı duyuyordum. Alışveriş listesinden, bulaşık dağına, komşuların tuhaf bakışlarından akşam yemeklerinin yüküne dek, misafirlik bana cezaevi gibi gelmeye başlamıştı.

Ama işin çığrından çıktığı an, o dördüncü sabah oldu. Annemin aradığı telefonum çaldı. “Yavrum, nasılsınız? Misafirler rahat mı?” diye sordu. Tüm gücümle, “İyi anne” dedim. O an, mutfakta Emine halam, “Yılmaz, kabak dolması olur mu bugün? Ama ben yapmam valla, işim var. Sen başla istersen,” diye bağırıyordu. Amcam ise, “Market poşetleri çok, bunları atmaya sen çık Yılmazcığım,” dedi. Zeynep’in eşi, “Akşam da tavla oynayalım Yılmaz kardeş!” dedi. Ve ben… Bir anda sustum, boğazıma kadar gelen gözyaşıyla sessizce masaya oturdum. O kadar iyi niyetliydim ki, bir an için kendi evimde kendi kölem gibi hissettim. Öfke, üzgünlük, bezginlik hepsi bir arada; ama hala hayır diyemiyordum.

Biriktikçe biriken sinirim, en sonunda patladı. “Yeter!” diye bağırdım. Kendi evimde ilk defa yüksek sesle haykırdım. Herkes şoka girdi. “Ben sizden bıktım! Lütfen, artık isteğim dışında hiçbir şeye elimi sürmek istemiyorum! Burası benim evim, ben de dinlenmek, yalnız kalmak istiyorum. Ne olur biraz saygı gösterin!” Göz yaşlarımı saklayamadım. Onca yıl biriktirdiğim kibarlık ve iyi niyet, tek bir fırtınayla paramparça olmuştu. Emine halam bana öylece, “Yılmaz, sen de değişmişsin, eskiden böyle değildin” dedi. Düşünmeden, “Belki de hep böyleydim, sadece daha fazla dayanamadım,” dedim.

O gün akşamına herkes yavaşça toplandı ve gitti. Evin derin sessizliği içinde ezilmiş, kırılmış ama tuhaf bir şekilde hafiflemiş hissettim. Bir hafta boyunca kimse aramadı. Sonunda annem aradı, “Çok mu darıldılar?” dedi. “Bilmiyorum anne; ama insanlar iyiliği suistimal etmeyi ne zaman alışkanlık haline getirdi?” dedim.

Şimdi bazen düşünüyorum: Gerçekten iyi olmak, bazen insanın en büyük düşmanı mı oluyor? Ya da iyi niyet, bir yerden sonra maskemiz mi? Sizce, kendi evinizde mutlu olabilmek için nereye kadar sabretmeli, ne zaman ‘hayır’ demeyi öğrenmeli?