Annem Giderken: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı

“Abla, annem nerede?”

Burak’ın sesi öğlen vakti odama usulca süzülüp içimi kemiriyor. Sadece saatler önce banyodan yayılan lavanta kokusu, şimdi yerini buzluğa terk edilmiş, unutulmuş bir annenin kokusuzluğuna bırakmıştı. Halımın üzerinde diz çöküp yırtık pırtık annemin defterini karıştırırken, cevabını veremeyeceğim sorulara boğuluyorum. Babam salonda, gözlerinde sadece televizyonun titreşen ışığı, yüzünde ise kapkaranlık, asık bir ifade var. Dünkü tartışmaların yankısı hâlâ duvarlar arasında sıkışıp kalmış.

Dün geceyi düşünmek bile istemiyorum: Annemle babamın arka odaya kapanıp fısıldaşan, sonra birden bağırışa dönen, duvardan duvara çarpan kelimeleri…

“Bir gün gideceğim Kemal, çocukları da alıp çıkacağım bu evden! Kimse bana zincir koyamaz!”

Babamın sesi ise öfke ve bir tutam çaresizliğin garip bileşimiyle yükseliyordu: “Ne anlatıyorsun Ayten? Çocukları düşünmeden konuşma! Nereye gideceksin? Hangi parayla, hangi umutla?”

Ama annem gitmişti. Ve o sabah, ekmek kızartma makinesinin yanında bir tabak zeytin, boş bir çay bardağı ve bir not: “Biraz nefes almam lazım. Çocuklara iyi bak.”

Sanki ömrüm boyunca elimi tuttuğu o yumuşak eller, bir gecede soğuyup elimden kaymıştı. Burak ise on yaşında ciddiyetinden fazla büyümüş, tavanı izlerken yanağından süzülen gözyaşını gizlemeye çalışıyordu.

“Abla, annem geri dönmeyecek mi?”

Bunu düşünmek, yutulmamış bir lokmayı zorla mideye indirmek gibi. Geceleri uyanıp mutfağa inen babamı yakalıyorum: elleriyle yüzünü ovuşturuyor, gözleri kızarmış. Yemek yapmayı bilmeyen adamımız, ilk defa hayatında mutfağa giriyor, bulgur pilavını yakıyor, tencereye çok tuz atıyor; çabası bile ağlatıyor insanı. Burak bana sarılıp fısıldıyor: “Bir kere annemin tarif ettiği gibi mercimek çorbası yapsan, belki geri gelir…”

Bir sabah, kapının önünde kahverengi bir bavul buluyorum; anneme ait. İçinde solmuş bir kazak, eski bir alyans kutusu. Babam içini açınca boş, sonra bana dönüp utanarak gözlerini kaçırıyor: “Sen annenin alyansını gördün mü hiç?”

Okulda günler ağır ve zor geçiyor. Öğretmen Gül Hanım, soyadımı okuyunca —Ayten Hanım’ın kızı, bilirim sizi— yüzümdeki ifadeyi okuyor. Arka sıradaki Elif’le haftalardır konuşmuyorum çünkü annemin gidişi herkesin dilinde. “Bir insan niye çocuklarını bırakıp gider ki?” diye bir kez sordular. Duyduklarımdan utanıyorum, yeniden içime kapanıyorum.

Bir cuma akşamı, babam eve sarhoş geliyor. O gece Burak’ın odasında bir hışırtı var. Kapıyı aralıyorum, Burak pencereden dışarıyı izliyor. “Abla, annem orada bir yerde midir? Belki bizi unutmuştur…”

Sabırlı olmam gerektiğini, annemin elbet haber göndereceğini öğütlüyorlar. Babam her gün işten gelip oturma odasına siniyor, saatlerce telefona bakıyor. Her aramada gözleri parlıyor, sonra sönüyor. Yine de telefon suskun. Bir gün cesaretimi toplayıp cep telefonunu karıştırıyorum. Son aramalarda gerçek: “Ayten K.” en üstte. Mesaj ise kısa: “Lütfen dön. Çocuklar seni özledi. Buraya dön.”

Burak, banyoda annemin açık bıraktığı şampuanı eline alıp kokluyor. “Hâlâ kokusu kalmış, abla…”

Komşu Nermin Abla sık sık yemeğe çağırıyor. “Bak, annen yokken iyi bakın çocuğum kendinize” diyor. Ama biz o sofralarda eksik kişiye ait sandalyeye hep göz ucuyla bakıyoruz.

Hafta sonu, Burak’ı parka götürmeye çalışıyorum ama her şey eksik. Salıncağa bindiğinde yanındaki boş yere bakıp annemden bahsediyor. “Abla, annem geri dönerse soralım mı neden gittiğini?”

Zaman kapanmayan bir yara gibi akıyor. Babaannem köyden gelirken eski fotoğraflar getiriyor. Annemin gençliğinden bir kare: Gözlerinde ışıltı, dudağında hüzünlü bir gülümseme.

Bir gece babam bana ilk kez anlatıyor: Annemle tartışmalarının hep arka nedeniymiş, gençliğinde terk edilmiş babasının izleri. “Kimse annemi anlamadı kızım… Ben de anlamadım. Hep benden daha fazlasını istedi. Kurtulmak için çırpındı.”

Gözlerinde rastladığım pişmanlık, annemin neden gittiğiyle ilgili bütün taşları yeniden oynatıyor. “Bir gün anlayacak mıyım, babam neden anneme sürekli bağırırdı? Ya da annem neden bir sabah hepimizi bırakıp gidecek kadar acı çekmişti?”

Aylar geçiyor. Bir akşam Burak’la odasında otururken bir zarf buluyorum: Annemin el yazısı tanıdık. “Sevgili çocuklarım, bazen bir insan nefes alamaz. En çok sizi düşündüm. Birgün anlarsınız, umarım affedersiniz…”

Burak hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ben zarfı okşarken annemi Allah’a sığınıp affetmek ve hala çok özlemek arasında sıkışıp kalıyorum. Babam ise, bir akşam yavaşça pencereyi açarken toprağa eğiliyor: “Ayten, affedemedim belki ama seni hep bekleyeceğim.”

Bugün, evimizde o eski neşe yok; her şey eksik ama bir yandan da sessizlikte saklı güç var. Kardeşimle her sabah birbirimize sımsıkı sarılıyoruz, babamla konuşmayı yeniden öğreniyoruz. Annem ise rüyalarımda, bir kere daha soframıza geri dönecekmiş gibi bekliyorum.

Bazen ellerimi açıp göğe soruyorum, “Bir anne neden çocuklarını bırakır? O affetmenin inceliğini biz öğrenebilecek miyiz?”