Asla İstemediğim Bir Seçim: Eşimle Torunlarım Arasında Kaldım

“O çocuklar bu eve girmeyecek Nurten!” Sokağın başından gelen yağmur sesinin üzerine, eşim Kemal’in sesi adeta bir şimşek gibi çatladı salonda. O an, on yaşındaki torunum Yiğit’in elini hafifçe sıktım. Gelen gözyaşını göstermemek için başımı öne eğdim; oğlumun yası daha tazeyken, o minicik elleri tutan ben, bu çatının altında bir avuç sevgiyle savaşmak zorundaydım. Kendi evim dediğim yerde torunlarım yabancı, ben ise artık sığıntı gibiydim.

Kemal’e döndüm, “Kemal, onlar bizim canımızın parçası! Sen Yusuf’un çocuklarını nasıl kapı dışarı edersin?” dedim. Ama O, yıllardır alıştığı soğukkanlılığıyla masaya yumruğunu vurdu, “Ben oğlumu kaybettim, şimdi o kadının çocukları mı benim her şeyim olacak?”

O kadının çocuklarıydı torunlarım onun gözünde; çünkü oğlum Yusuf, Nurdan’la evlenmiş, Kemal’in istemediği geline evlenince, Kemal’in sevgisi de sınırlarına çekilmişti. Yusuf’u trafik kazasında toprağa vereli altı ay olmuştu. Nurdan ise acısından, yalnızlıktan kırılıp kalmış, kendini toparlayamaz haldeydi. Ben, anne için ne kadar zor bilmiyor değildim; ama o an evin içinde annesi ağlayan iki çocuğa annelik yapmam gerekiyordu.

O günkü tartışmadan sonra, Kemal bana günlerce konuşmadı. Ben ise Yiğit’le kız kardeşi Serra’nın başında, her gece dua ettim: Allah’ım, bana sabır ver! Her sabah, mutfakta bir çatalla iki tabağı bölüştürürken; birini Kemal’e, diğerini çocuklara ayırırken cümlelerin boğazıma düğümlendi. Hem vazife hem sevgiyle, iki arada bir derede, ömrüm boyunca kaçındığım bir tercihin ortasında yürüyordum.

Beni en çok yıkan günlerden biri, Yiğit’in odasında gizli gizli annesini aramasıydı. “Anne, lütfen bizi tekrar al. Büyükanne iyi ama… Dede hep kızıyor,” dediğini duydum bir gece. Yatakların arasından fısıltılar, gecenin soğukluğundan daha çok içimi üşüttü. Kemal ise hâlâ Yusuf’a duyduğu öfkeyi çocuklardan çıkarıyordu; “Bunlar Yusuf’un yanlışlarının bedelini ödemeli mi?” diye sorardı. O anlarda boğuluyordum. Onlar çocuktu; kendi acılarının ve hayal kırıklıklarının içinde kaybolmuş, yalnızlığın kıyısında tutunmaya çalışan iki küçük can… Oysa onlar daha küçük yaşta, babasız kalmanın ne demek olduğunu öğreniyorlardı.

Kafamda çocukluğumun Karadeniz köyüne, annemin eski taş evine döndüm hep. Annem bana “Aile demek herkesin yükünü taşımak demek, Nurten,” derdi. Şimdi, bu yük altında ezileceğimi bilirdim; ama başka yolum yoktu. Sabahları Kemal’in kahvaltısını hazırlarken, ona en sevdiği yumurtalı ekmeği yapıp, “Kemal, belki çocuklara biraz daha anlayış göstersen,” demeye çalıştım. O ise, “Ben doydum,” diyerek ekmeği elinde bırakıp çıktı.

Nurdan çocuklarını aradı mı, Kemal daha çok sinirlenirdi. Bir gün ben ne yapacağımı şaşırmış haldeydim, çay bardağı elimde titredi. Yiğit, “Babaannem, dedem bizi sevmiyor mu?” diye sordu. Gözlerim doldu; “Sevgisi biraz derinde, oğlum. Zamanla ortaya çıkar,” dedim. Ama kendi içimde, artık buna inanmıyordum. Sevgisinin üzerini bir dizi kırgınlık, hayal kırıklığı ve öfke örtmüştü Kemal’in. Bazen bir bakış, bazen de bir cümle eksikti, ama her gün biraz daha soğuyan bir duvara dönmüştü karşımda.

Bir akşam, küçük Serra koridorda kucağımdan sarkmış, gözleri yaşlı, “Babaannem, babam nerde?” diye sordu. Ona masallar anlattım, “Baban yıldızlarda, bizi koruyor her gece,” dedim ama bu sözler bile kendi içimi delip geçti. Kemal o gece yine geç geldi. Çocukların odasına sokulup üstlerini örttüm, sessizce ağlarken, Kemal kapının eşiğinde durdu, gözlerini kaçırdı. “Onlara neden bu kadar düşkünsün?” diye sordu. Sinirle değil, içindeki kırılmış bir adam sesiyle: “Ya bizim hayatımız ne olacak? Ya sen ve ben ne olacağız Nurten?”

O an sustum. Evliliğimiz boyunca ilk defa, gerçekten yalnız hissettim. Kırk yıl biriktirdiğimiz bütün anılar sanki yok olmuştu. Evin duvarlarında, duvarda asılı Yusuf’un gençlik fotoğrafı, her baktığımda içimi sızlatan bir hatıra. Derin bir nefes aldım, “Kemal, biz aileydik. Bu çocuklar Yusuf’un emaneti bize. Emanetine sahip çıkmak bizim insanlığımızın göstergesi,” dedim.

O hafta içinde Nurdan hastaneye kaldırıldı. O acı haberi alınca çocuklar tamamen bana kaldı. Kemal, merhametle karışık bir sessizlikle günlerce konuşmadı. Bir sabah, Yiğit’in ateşi çıktı, hastaneye gittik. Gece acil serviste otururken Yiğit’in minik elini sıktım ve gözyaşlarımı tutamadım. “Yalnız değiliz oğlum, ben hep buradayım,” dedim ama kahroluyordum. Artık kendi canımı parça parça paylaşmaya alışmıştım.

Eve döndüğümüzde Kemal’in bana ilk defa yumuşak bir bakışı oldu. Uzun süre sustuktan sonra, “Belki de ben haksızım Nurten. İnsan yalnız kalınca, öfkesine sarılıyor galiba” dedi. Elimde hala Yiğit’in ilacı, başımı yere eğdim: “Kemal, kimsenin yalnızlığına yenilmek istemem. Hayat öyle kısa ki… Torunlarımızı kaybetmek istemem.”

Dışarıda bahar başlarken, evin içinde kış soğuğu devam ediyordu. Bir sabah pencereden bakarken, Yiğit ve Serra bahçede oyun oynuyordu. Onları izlerken içim yine umut doldu. Kemal pencereye geldi, sessizce torunlara baktı. Omzuma dokunup “Hadi Nurten, kahvaltıyı birlikte hazırlayalım,” dedi. O an, küçük de olsa içimde bir şey kırılıp iyileşmişti.

Ama bu hikâyenin sonunda hâlâ şu soruyu soruyorum: Bir kadın, bir eş, bir anne ve bir babaanne olarak; vicdanım ve sevgim arasında seçim yapmaya mecbur muyum? Siz olsanız, yuva uğruna hangi fedakârlığa razı olurdunuz?