Stoik Bir Yaşam: Oğuz’un Sabrı

Her şey o yağmurlu akşamda başladı. Kapının önüne fırladığımda içimi sarsan fırtına, oğlum Baran’ın odasında yankılanan sessizlikle birleşti. “Baran! Baran!” diye bağırıyordum apartmanın boğucu merdivenlerinden inerken. Elimde titrek bir mektupla durdum: “Baba, bu şehirde nefes alamıyorum. Biraz uzaklaşmam lazım.” İşte o an kalbimde bir ağrı başladı ve hâlâ dinmedi.

Ne garip, insanın başına ne gelirse gelsin, ölüm korkusunu aklına düşürürken, asıl korkunun sevdiklerini kaybetmek olduğuna o akşam inanmıştım. Eşim Melek, sobanın başında gözyaşlarını tutamıyor, annemin boğuk duaları arka odadan dağılıyordu. Baran’ın gidişi, evimizin duvarlarına sinmiş eski kavgalarımızı, kırık dökük sevgimizi gün ışığına çıkardı. Sanki yıllardır üstüne nem bağlamış bir yük, o an sırtıma tekrar binmişti. Melek’in bana dönüp, “Oğlumuzu sen kaybettin Oğuz,” deyişi hâlâ kulaklarımda.

Baran’ı bulmak için geceyi sabahla bir ettim. Islak kaldırımlara umut bırakıp, kayıp ilanları bastım. Karakola her uğradığımda genç komiserin yüz ifadesi biraz daha donuklaşıyor, “Sabırlı olun, Oğuz Bey,” demek için gözümüze bakıyordu. Ama ben ne sabırlı kalabiliyor ne de kusurumu inkâr edebiliyordum. İçimde suçluluğun yakıcı dili, “Onunla yeterince ilgilenseydin gitmezdi,” diye fısıldıyordu.

Sokaklar umutsuzca sallanan bir hayat ipi gibi önümde uzanıyordu. Her çöp bidonunun yanında, her tramvay durağında, her durgun kahvede Baran’ın yüzünü aradım. “Baba, sen anlamıyorsun!” diyen sesini tekrar tekrar işittim. Meğer hepimiz bir noktada anne babamizi anlamazmışız; ama onlardan kaçınca, aslında en çok kendimizden uzaklaşırmışız. Sabahın köründe Balat’ta bir kahvede çay içerken yan masada, bir baba oğlunu tartaklıyordu. Gencecik çocuk, “Yeter! Ben böyle yaşamak istemiyorum!” diye bağırdı. Sesini duydum ama suskun kalan herkes gibi sustum.

İşte o an anlayış, içimde ince bir sızı gibi büyüdü. Kendi babamı düşündüm. Yıllar evvel, abimin kayıp bir gecesinde bana, “Her baba hata yapar Oğuz… Asıl mesele, hatanda insan kalmayı bilmek!” demişti. O ana kadar babamın bu cümlesinin ne anlama geldiğini hiç düşünmemiştim. Korkunun yıprattığı kalbimle, Baran’a mektuplar yazmaya başladım. “Oğlum, korkmuyorum artık. Sadece seni anlamadığım için utanıyorum,” diye. Ama satırlar, Baran’a ulaştı mı, bilmiyorum.

Günler birbirine eklendi. Her sabah Melek gözyaşlarıyla uyanıyor, akşamları kendi kendime Baran’ın yaşayıp yaşamadığını soruyordum. İçimde derin bir boşlukla, ölümün anlamı üstüne düşünmeye başladım. Bir gece, stoacı filozofların kitabında bir cümle okudum: “Ölmekten kaçamazsın, ama ölümden korkmamayı seçebilirsin.” O an, benim bir seçimim olduğunu fark ettim. Kederimi ne kadar büyütürsem büyüteyim, asıl çözüm onunla yüzleşmekteydi. Melek’le balkonda otururken ona, “Biliyor musun, Melek? Baran’ı bulamasam da onun acısıyla daha onurlu bir şekilde yaşamayı öğrenmek zorundayım,” dedim. O, gözlerini bana dikti: “Onurlu yaşamak ne demek Oğuz?” Sustum, çünkü cevabını bilmiyordum.

O gece rüyamda Baran’ı bir kapının ardında gördüm. Elleriyle camı tıklatıyor, sadece gözleriyle konuşuyordu. “Baba, beni bekleme. Kendi hayatını yaşa,” diyordu. Uyandığımda, hemhâl oldum yalnızlığımla. Günler geçtikçe, arayışı bıraktım demem yanlış olur, ama onun olmadığını kabul etmeyi öğrendim. Evin sessizliğinde, stoacı bir sabırla beklemeye başladım. Annem, “Evlat acısı kimseye nasip olmasın oğlum,” dediğinde, bu acının bana güç verdiğini fark ettim.

Sonbahar geldi. Hava soğudu, çatılar karla kaplandı. Baran hâlâ yok. Melek, günden güne soldu. Ben ise yeni anlamlar aradım; komşunun küçük oğluna yardım ettim, kapıcı Veysel Amca’ya alışveriş götürdüm. Kendi kederimle başkalarının dertlerini paylaşınca, ilk defa içimde hafiflik hissettim. İnsanın ölüme karşı en güçlü silahı, başkalarına el uzatabilmesiymiş.

Bir gün, kapı çaldı. Açtığımda karşımdaki genç adama bir an için Baran sandım. Gözleri mavi değil siyahtı, ama sesi aynı titrek umutla, “Baba mı acaba?” dedi. Yanlış geldiğini anlayınca, içim sızladı. Ona sıcak bir çorba verdim ve evine yol gösterdim. O an, hayattaki amacımın kendi oğlumu bulmaktan çok, kaybolmuş herkese bir baba şefkati sunmak olabileceğini düşündüm.

Aylar geçti. Baran’dan bir haber çıkmadı. Kayıp ilanları kayboldu, komşular konuyu unutmaya başladı. Ama Melek’le aramızdaki yarık, iyileşmeye başladı. Onun elini tuttum bir sabah; “Belki Baran için, belki kendimiz için yeniden başlarız,” dedim. Hayat, bazen acının dibinde yeni başlangıçlara kapı aralıyor.

Her akşam, Baran’ın odasına giriyorum. Odanın köşesinde eski ayakkabısı, yastığında kokusu duruyor. “Oğlum, gittiğini biliyorum, ama içimde hep yaşıyorsun,” diye mırıldanıyorum. Korkularımla, kayıplarımla, suçluluğumla barıştım. Belki Baran bir gün döner, belki de bu hayat bundan sonra hep eksik kalır. Ama ben Stoacıların dediği gibi, ölüm korkusunu yenmenin, hayata dört elle sarılmanın asıl güç olduğunu öğrendim.

Şimdi kendi hikâyemi burada olduğu gibi yazarken, hepimize sesleniyorum: Sevdiklerimiz gidince, asıl geriye kalan biziz. Peki, en zor zamanlarda bile dimdik durmayı, her şeye rağmen insan kalmayı başarabiliyor muyuz? Siz ne düşünüyorsunuz, bu korkuyla yaşamak mı zor, yoksa ona rağmen sabırla ayakta kalmak mı?