Bir Adım Bana Doğru: Emekli Bir Öğretmenin Sessiz Çığlığı
— Ayşe Hanım, siz aklınızı mı kaçırdınız?! Elli sekiz yaşında okulu bırakmak da ne demek? Nereye gideceksiniz, Allah aşkına?
Müdiremiz Sevim Hanım’ın sesi, öğretmenler odasının sessizliğini bıçak gibi kesti. Elimdeki kitapları titreyen ellerimle masaya koydum, gözlerimi kaldırmadım. İçimde bir fırtına kopuyordu ama dışarıdan belli etmemeye çalıştım. Yıllardır bu okulda, bu kasabada, bu hayatın içinde sıkışıp kalmıştım. Şimdi ise, kendi kararımı vermek istiyordum.
— Bir şekilde yolumu bulurum, Sevim Hanım. Artık devam edemem.
Sözlerim odada yankılandı. Diğer öğretmenler başlarını eğdi, kimse gözümün içine bakmadı. Sanki ben bir suç işlemişim gibi… Oysa tek istediğim biraz huzur, biraz nefesti. Yıllarca çocuklara umut oldum, onların hayatlarına dokundum. Ama kendi hayatımı hep erteledim.
O gün eve dönerken kasabanın dar sokaklarında yürüdüm. Her köşe başında bir anı vardı: İlk atandığım günün heyecanı, öğrencilerimin bana getirdiği çiçekler, velilerin bitmek bilmeyen şikayetleri… Ama en çok da annemin sesi kulaklarımda çınladı:
— Kızım, öğretmenlik kutsal meslek. Sakın bırakma! Senin gibi bir kadının başka ne şansı var ki bu kasabada?
Annemin sözleri hep üzerimde bir gölge gibi dolaştı. Babam ise hiç konuşmazdı; onun sevgisini gözlerinden okumaya çalışırdım. Evde ise bambaşka bir savaş vardı: Kızım Elif’in üniversite hayalleri, oğlum Murat’ın işsizlikle mücadelesi… Eşim Hasan ise yıllardır işsizdi; evdeki sessizliğiyle bana yük olurdu.
O akşam sofrada sessizlik hakimdi. Elif başını önüne eğmişti, Murat ise telefonuyla oynuyordu. Hasan çayını karıştırırken bana bakmadan konuştu:
— Ne yapacaksın şimdi? Emekli maaşıyla mı geçineceğiz? Senin yüzünden çocukların geleceği tehlikeye girecek.
Sözleri hançer gibi saplandı kalbime. Oysa yıllarca bu aileyi ayakta tutan bendim. Her sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırladım, çocuklarımı okula gönderdim, sonra okula koştum. Akşamları yorgun argın eve döndüğümde bile kimse bana “Nasılsın?” demedi. Şimdi ise suçlu ben olmuştum.
Elif dayanamayıp patladı:
— Anne, sen olmazsan ben üniversiteye nasıl gideceğim? Zaten burs çıkmadı, babam da iş bulamıyor…
Gözlerim doldu. Elif’in hayallerini yıkmak istemezdim. Ama artık kendimi de düşünmek zorundaydım. Yıllarca başkalarının mutluluğu için yaşadım; peki ya benim mutluluğum?
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavanı izlerken içimdeki boşluğu hissettim. Hayatım boyunca hep “iyi” olmaya çalıştım: İyi anne, iyi eş, iyi öğretmen… Ama hiç kimse bana “Sen ne istiyorsun?” diye sormadı.
Ertesi gün okula gittiğimde öğrencilerimden Zeynep yanıma koştu:
— Öğretmenim, siz gidince ben kime danışacağım? Annem babam hep kavga ediyor; siz olmasanız ne yaparım?
Zeynep’in gözlerindeki çaresizlik beni derinden sarstı. Onun gibi kaç çocuğun hayatına dokundum? Kaçının yarasına merhem oldum? Ama artık kendi yaralarımı sarmam gerekiyordu.
Okul çıkışı Sevim Hanım beni odasına çağırdı. Kapıyı kapatıp karşıma geçti:
— Ayşe Hanım, bakın… Sizi anlıyorum ama bu kasabada kadınların başka seçeneği yok. Emekli olursanız herkes arkanızdan konuşur. Hem çocuklarınız…
Sözünü kestim:
— Sevim Hanım, yıllarca herkesin ne dediğine göre yaşadım. Artık kendim için bir şey yapmak istiyorum.
Gözlerinden şaşkınlık ve biraz da hayranlık geçti. Belki de ilk defa bir kadın ona karşı çıkıyordu.
Eve döndüğümde annem aradı:
— Kızım, komşular duymuş… Herkes konuşuyor! Ne yapıyorsun sen?
— Anne, ben yoruldum. Biraz dinlenmek istiyorum.
— Dinlenmek mi? Kadının dinlenmesi mi olurmuş? Bak baban duymasın, üzülür!
Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu. Kasabanın dar kalıpları, ailemin beklentileri ve çocuklarımın hayalleri arasında eziliyordum.
Bir hafta boyunca evde sessizce oturdum. Hasan bana küstü, Elif odasından çıkmadı, Murat ise gece geç saatlere kadar dışarıda takıldı. Evdeki hava buz gibiydi. Kimse bana “Nasılsın?” demedi; herkes kendi derdindeydi.
Bir akşam kapı çaldı. Açtığımda eski öğrencim Cemre’yi gördüm. Kucağında bebeğiyle gelmişti.
— Öğretmenim… Size teşekkür etmek istedim. Lisede bana sahip çıkmasaydınız şimdi burada olamazdım.
Gözlerim doldu. Cemre’nin gözlerinde minnet ve sevgi vardı. O an anladım ki yıllarca boşa yaşamamıştım.
Ama yine de içimde bir boşluk vardı. Kendime sormadan edemedim: Ben kimim? Sadece anne ve öğretmen miyim? Yoksa kendi hayalleri olan bir kadın mı?
Bir sabah erkenden kalktım, kasabanın dışındaki tepeye yürüdüm. Güneş yeni doğuyordu; kuşlar cıvıldıyordu. Derin bir nefes aldım ve ilk defa kendimi özgür hissettim.
Belki de hayat şimdi başlıyordu…
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınız için bir adım attınız mı? Yoksa başkalarının beklentileriyle mi yaşıyorsunuz?