Oda Artık Benim Değil: Bir Misafirin Gölgesinde
— Odamı neden ona veriyorsunuz? Benim başka gidecek yerim yok ki! diye bağırdım, sesim mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem, elleriyle önlüğünün ucunu buruştururken gözlerini kaçırdı. Babam ise gazeteyi biraz daha yukarı kaldırıp sustu. O an, evdeki havanın bir anda ağırlaştığını hissettim.
Her şey, annemin sabah telaşıyla başladı. Mutfak penceresinden dışarı bakarken, eski bir Renault Toros’un avluya yanaştığını gördüm. Arabadan, uzun boylu, saçları dağınık, üzerinde buruşuk bir tişört ve eski bir kot pantolon olan biri indi. Elinde iki büyük sırt çantası ve bir spor çantası vardı. Annem, “Emre geldi!” diye fısıldadı. O an içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim.
Emre, halamın oğlu. Babası yıllar önce Almanya’ya çalışmaya gitmiş, annesiyle birlikte zor günler geçirmişlerdi. Şimdi ise üniversiteyi kazanmış ve bizim şehirde okuyacaktı. Annem, “Oğlum, Emre burada kalacak. Senin odanda,” dediğinde, sanki dünyam başıma yıkıldı. O odam benim sığınağımdı; duvarlarında hayallerim, kitaplarım, gizli defterlerim vardı. Şimdi ise bir yabancıya veriliyordu.
İlk gece Emre’yle aynı odada uyumak zorunda kaldım. Odaya girdiğimde Emre yatağın kenarında oturmuş, eski bir fotoğraf albümüne bakıyordu. “Kusura bakma, seni rahatsız ettim galiba,” dedi sessizce. Cevap vermedim. Sırtımı dönüp yatağa uzandım. Gözlerimi kapattığımda, çocukluğumdan beri bana ait olan her şeyin elimden kayıp gittiğini düşündüm.
Ertesi gün okuldan döndüğümde odamda Emre’nin eşyaları her yere dağılmıştı. Masamda onun kitapları, sandalye üzerinde spor çantası… Anneme şikayet etmeye gittim. “Anne, bu böyle olmayacak! Benim sınavlarım var, ders çalışamıyorum!” dedim. Annem ise yorgun bir sesle, “Biraz sabret oğlum. Emre’nin burada kimseyi yok. Sen abisisin artık,” dedi. İçimdeki öfkeyi bastıramadım: “Ben abisi değilim! Kendi oğlunu düşünmüyorsun bile!”
Akşam yemeğinde babam sessizliğini bozdu: “Evlat, bu evde herkes fedakârlık yapıyor. Sen de biraz anlayışlı olacaksın.” O an sofrada herkesin gözü Emre’ye çevrildi. Emre başını önüne eğdi, kaşığını tabağına vurdu. Sofrada bir sessizlik oldu; sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu.
Geceleri uyuyamaz oldum. Emre’nin horlaması, gece geç saatlere kadar telefonla konuşması… Bir gece patladım: “Emre, biraz sessiz olur musun? Sabah erken kalkacağım!” dedim sinirle. O ise özür dileyip yatağa döndü ama ben çoktan uykumu kaybetmiştim.
Okulda da huzurum kalmamıştı. Arkadaşlarım “Oda arkadaşın nasıl biri?” diye soruyordu dalga geçer gibi. Ben ise gülüp geçiyordum ama içimde büyüyen kıskançlık ve öfke beni yiyip bitiriyordu.
Bir gün annemle mutfakta tartışırken sesimiz yükseldi:
— Herkes Emre’yi düşünüyor! Ben ne olacağım?
— Oğlum, senin ailen var! Emre’nin kimsesi yok burada!
— Ben de yalnız hissediyorum anne! Kimse beni anlamıyor!
O an annemin gözleri doldu. İlk defa onun da ne kadar zorlandığını gördüm. Ama yine de içimdeki kırgınlık geçmedi.
Bir akşam Emre’yi ağlarken yakaladım. Sessizce odanın köşesinde oturuyordu. Yanına gidip istemeden sordum:
— Ne oldu?
— Annemi özledim… Burada kendimi yabancı gibi hissediyorum…
O an ilk defa Emre’nin de ne kadar yalnız olduğunu fark ettim. Ama yine de kendi odamı ona vermek istemiyordum.
Günler geçtikçe evdeki gerginlik arttı. Babam daha çok işte kalmaya başladı, annem ise sürekli ağlıyordu. Ben ise her fırsatta dışarı çıkıyor, eve geç dönüyordum.
Bir gün okuldan eve döndüğümde odamın kapısı açıktı. İçeri girdiğimde Emre’nin eşyalarını topladığını gördüm.
— Nereye gidiyorsun?
— Halam aradı… Başka bir yerde kalacakmışım…
O an içimde bir boşluk oluştu. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Emre evden ayrıldıktan sonra odam yine bana kaldı ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Duvarlar daha soğuk, masa daha boş geliyordu.
Şimdi geceleri yatağımda yatarken düşünüyorum: Bir odayı paylaşmak bu kadar zor mu olmalıydı? Yoksa asıl paylaşamadığımız şey sevgimiz ve anlayışımız mıydı? Siz olsaydınız ne yapardınız?