Bir Anneye Duyulmayan Özlem: “Biliyorum, İyi Bir Anne Olamadım”
“Biliyorum, iyi bir anne olamadım,” dedim titreyen sesimle. Oğlum Emir’in gözleri buz gibi soğuktu. Yıllar sonra ilk kez karşı karşıya gelmiştik; ellerim titriyor, içimdeki suçluluk duygusu boğazıma düğümleniyordu. “Benim annem yok,” dedi Emir, gözlerini kaçırarak. Bir anlığına zaman durdu. O an, yıllardır içimde taşıdığım pişmanlıklar, özlemler ve korkular bir anda üzerime çöktü.
Her şey, Emir üç yaşındayken başlamıştı. Kocam Murat, bir sabah hiçbir açıklama yapmadan evi terk etti. O günden sonra hayatımızda her şey değişti. Annem Zeynep Hanım’ın küçük evine sığındık. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç kişi bir odada yaşamak zorunda kaldık. İş bulmak imkansızdı; ne kadar uğraşsam da asgari ücretli bir iş bile bulamıyordum. Borçlar birikti, marketten veresiye aldıklarımızı ödeyemez oldum. Bir gece annem bana, “Kızım, böyle olmayacak. Almanya’da Ayşe ablan var, belki sana yardımcı olur,” dedi. O an içimde bir umut yeşerdi ama aynı zamanda Emir’i bırakmanın acısı da kalbimi dağladı.
Geceleri Emir’in başını okşarken, “Anneciğim, ne zaman döneceksin?” diye sorması hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Ona sarılıp ağladığım geceler oldu. Ama başka çarem yoktu. Bir sabah erkenden, Emir’in yanağına son bir öpücük kondurup yola çıktım. Annem kapıda ağlıyordu, Emir ise uykusundaydı. O an içimde bir şeyler koptu.
Almanya’da hayat sandığımdan da zordu. Ayşe ablamın yanına sığındım; gündüzleri temizlik işlerine gidiyor, geceleri ise başka Türk kadınlarla birlikte fabrikada çalışıyordum. Her ay kazandığım paranın büyük kısmını Türkiye’ye gönderiyordum ama hiçbir şey Emir’in kokusunu, sesini duymayı telafi etmiyordu. Telefonla konuştuğumuzda “Anneciğim, ne zaman geleceksin?” diye soruyordu yine. Her seferinde “Çok yakında,” diyordum ama o yakın hiç gelmedi.
Yıllar geçti. Emir büyüdü, ilkokula başladı. Annem bana mektuplar yazıyor, Emir’in resimlerini gönderiyordu. Her resimde yüzünde biraz daha hüzün vardı oğlumun. Bir gün annem telefonda ağlayarak “Emir seni çok özlüyor kızım, bazen geceleri ağlıyor,” dediğinde içimdeki suçluluk daha da büyüdü. Ama geri dönemezdim; borçlarımızı ödemek zorundaydım.
Bir gün Almanya’da çalıştığım fabrikada büyük bir kaza oldu ve işten çıkarıldım. O an her şey anlamsızlaştı; ne kadar para kazanırsam kazanayım oğlumun sevgisini kaybetmiştim sanki. Türkiye’ye dönmeye karar verdim.
Uçağa bindiğimde ellerim terliyordu; yıllardır görmediğim oğlumun karşısına nasıl çıkacaktım? Annem beni kapıda karşıladı; gözleri yaşlıydı ama yüzünde buruk bir gülümseme vardı. “Emir okulda,” dedi sessizce. Evde Emir’in çocukluğundan kalma oyuncaklarını gördüm; hepsi tozlanmıştı.
O akşam Emir kapıdan içeri girdiğinde kalbim yerinden fırlayacak sandım. Boyu uzamış, yüzü sertleşmişti. Göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırdı. “Hoş geldin,” dedi soğuk bir sesle. Ona sarılmak istedim ama geri çekildi.
O gece sofrada sessizlik hakimdi. Annem aramızdaki gerginliği hissetmişti ama hiçbir şey söylemedi. Yemekten sonra Emir odasına çekildi. Kapısını çaldım, “Biraz konuşabilir miyiz?” dedim.
“Ne konuşacağız ki?” dedi Emir, gözlerini yere indirerek.
“Biliyorum, sana çok büyük haksızlık yaptım,” dedim gözlerim dolarak. “Ama başka çarem yoktu oğlum.”
“Çare yoktuysa neden şimdi geldin? Ben büyürken neredeydin? Babam gittiğinde ben seni bekledim… Herkesin annesi vardı okulda, benim yoktu!”
Sözleri bıçak gibi saplandı kalbime. “Seni çok özledim Emir… Her gece senin için dua ettim.”
“Benim annem yok!” dedi ve kapıyı yüzüme kapattı.
O gece sabaha kadar ağladım. Annem yanıma gelip saçımı okşadı: “Zamanla düzelir kızım, sabret.” Ama içimdeki boşluk büyüyordu.
Günler geçti, Emir benimle konuşmadı. Okuldan gelir gelmez odasına kapanıyor, yemeklerde bile göz göze gelmiyorduk. Bir gün eski fotoğraflara bakarken Emir’in çocukluğundan kalma bir defter buldum; içine yazdığı satırları okudum:
“Annem yokken çok yalnızım. Bazen rüyamda geliyor ama uyanınca yine yok.”
O satırları okurken gözyaşlarımı tutamadım. Oğlumun çocukluğunu çalmıştım; ona annelik yapamamıştım.
Bir akşam cesaretimi toplayıp tekrar odasına gittim.
“Emir… Lütfen beni dinle.”
“Ne anlatacaksın anne? Yıllarca neredeydin?”
“Sana iyi bir anne olamadım biliyorum… Ama seni hep sevdim, hep düşündüm.”
“Sevgiyle karın doymuyor anne! Ben büyürken yanında olmanı istedim! Babam gittiğinde bana sarılmanı istedim! Herkesin annesiyle yaptığı kekleri ben babaannemle yaptım!”
Sözleriyle paramparça oldum.
“Babaannen olmasaydı ne yapardık bilmiyorum… Ama ben de her gece seni düşünerek ağladım oğlum.”
Emir başını çevirdi: “Artık çok geç anne.”
O an anladım ki bazı yaralar asla kapanmıyor; bazı eksiklikler hiçbir zaman tamamlanmıyor.
Şimdi her gece kendi kendime soruyorum: Bir anne evladını daha iyi bir hayat için bırakırsa, ona gerçekten annelik yapmış olur mu? Yoksa en büyük ihaneti mi etmiş olur?