Sevginin Eksik Kaldığı Yıllar: Her Gün Biraz Daha Tükenen Hayatım
“Yeter artık, Halil! Bir kere de benim dediğim olsun!” diye bağırdı Emine, mutfakta tabakları hışımla tezgâha bırakırken. O an, içimde bir şeylerin daha koptuğunu hissettim. Sanki yıllardır üstüme üstüme gelen o görünmez ağırlık, bir kez daha omuzlarımı ezdi. 58 yaşındayım. Otuz yıldır aynı kadının yanında, aynı evde, aynı suskunlukla yaşıyorum. Herkesin gözünde örnek bir aile babasıyım; mahallede saygı duyulan, işinde gücünde bir adam. Ama kimse bilmiyor içimdeki çığlığı, geceleri yastığa başımı koyduğumda boğazıma düğümlenen o tarifsiz acıyı.
Evliliğimizin ilk yıllarında Emine çok farklıydı. Gözlerinde umut vardı, bana sevgiyle bakardı. Ama zamanla hayatın yükü, geçim derdi, çocukların sorumluluğu derken aramızdaki sevgi yerini sessiz bir savaşa bıraktı. O hep daha fazlasını isterdi; daha iyi bir ev, daha iyi bir hayat… Ben ise elimden geleni yapmaya çalışırdım ama hiçbir zaman yetemedim ona. “Sen adam olsan şimdiye kadar çoktan kendi işini kurmuştun,” derdi bazen. O anlarda içimdeki tüm heveslerim sönüp giderdi.
Bir akşam, işten yorgun argın eve döndüğümde sofrada sadece çocuklar vardı. Emine odasına kapanmıştı. Küçük kızım Zeynep, “Baba, annem yine ağlıyor,” dedi usulca. O an ne yapacağımı bilemedim. Yanına gitsem yine kavga çıkacak, gitmesem vicdan azabından uyuyamayacağım. Kapısını tıklattım, “Emine, konuşalım mı?” dedim. Cevap vermedi. O gece salonda uyudum. Sabah kalktığımda ise bana sadece soğuk bir bakış attı ve hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı hazırlamaya başladı.
Yıllar böyle geçti. Her gün biraz daha az konuşmaya başladık. Çocuklar büyüdü, biri üniversiteye gitti, diğeri liseye başladı. Onlar da evdeki bu gerginliği hissediyordu ama kimse sesini çıkarmıyordu. Bir gün oğlum Murat bana, “Baba, siz neden hiç gülmüyorsunuz?” diye sorduğunda içim parçalandı. Ne cevap verebilirdim ki? Mutluluğu unuttuğumu bile fark etmemiştim.
Emine’nin bana olan öfkesi zamanla küçümsemeye dönüştü. Misafir geldiğinde güler yüzlü olurdu ama kapı kapandığında yine eski haline dönerdi. “Senin yüzünden bu haldeyiz,” derdi sık sık. Bazen kendimi gerçekten suçlu hissederdim; belki de yeterince iyi bir eş olamamıştım. Ama sonra düşünürdüm: Ben de insanım, ben de sevilmek, değer görmek isterim… Neden hep ben susmak zorundayım?
Bir gün annemi ziyarete gittim. Yaşlı kadın ellerimi tuttu, gözlerime baktı: “Oğlum, senin yüzün hiç gülmüyor. Ne oldu sana?” dedi. Anneme anlatamadım; çünkü bizim kuşakta erkekler acılarını anlatmazdı. Hep güçlü olmak zorundaydık. Eve dönerken otobüste camdan dışarı bakarken gözlerim doldu. Hayatımın nasıl bu hale geldiğini düşündüm. Gençliğimde hayallerim vardı; Emine’yle birlikte yaşlanmak, torunlarımızı sevmek… Ama şimdi sadece yorgun ve kırgındım.
Bir akşam Emine’yle tartışmamız büyüdü. “Ben de insanım!” diye bağırdım ilk defa. “Ben de yoruluyorum, ben de üzülüyorum! Neden hep ben suçluyum?” Emine şaşırdı önce, sonra gözleri doldu: “Sen hiç anlamıyorsun beni Halil… Sen de beni hiç anlamadın.” O an anladım ki sadece ben değilmişim mutsuz olan; o da kendi içinde kaybolmuştu yıllar içinde.
Ama bu farkındalık bile aramızdaki uçurumu kapatmaya yetmedi. Birbirimize yabancı iki insan gibi yaşamaya devam ettik. Çocuklar da uzaklaştı bizden; Murat yurtdışına gitti, Zeynep evlendi ve başka bir şehre taşındı. Evde sadece Emine ve ben kaldık; iki yabancı, iki suskun insan.
Bazen gece yarısı uyanıp mutfağa giderim; eski fotoğraflara bakarım gizlice. Gençliğimizde çekilmiş bir fotoğraf var; Emine bana sarılmış, ikimiz de gülüyoruz. O fotoğraftaki adamla şimdiki halim arasında dağlar kadar fark var. İçimde bir yerlerde hâlâ o adam olmak istiyorum ama bilmiyorum nasıl…
Bir gün eski arkadaşım İsmail’le karşılaştım kahvede. “Halil, seninle eskisi gibi dertleşemiyoruz,” dedi. Ona da anlatamadım yaşadıklarımı; çünkü erkekler arasında böyle şeyler konuşulmazdı bizim memlekette. Herkesin derdi kendineydi sanki.
Geçenlerde hastaneye gittim; doktor tansiyonumun yüksek olduğunu söyledi. “Stresten uzak dur,” dedi ama nasıl? Eve dönünce Emine yine sessizdi; sofrada iki tabak, iki çatal… Konuşacak hiçbir şeyimiz kalmamıştı sanki.
Bazen düşünüyorum: Hayat böyle mi olmalıydı? Sevgiyle başlayan bir yolculuk nasıl bu kadar acı ve yalnızlıkla dolu hale geldi? Belki de en büyük hatamız susmak oldu; duygularımızı saklamak, acımızı içimize gömmek…
Şimdi 58 yaşındayım ve geriye dönüp baktığımda en çok kendime kızıyorum: Neden bu kadar sustum? Neden kendi değerimi bu kadar küçümsedim? Belki de en büyük cesaret kendini ifade edebilmekteydi…
Sizce de bazen susmak en büyük hata değil mi? İnsan kendi hayatının kıymetini ne zaman anlamaya başlar?