Siyah Kapüşonlu Kazak ve Kısa Saçlar: Bir Kadının Hayatındaki Sessiz Fırtına

“Anne, neden hep siyah giyiyorsun?” diye sordu Defne, sabah kahvaltısında bana bakarken. Sesi titrek, gözleri sorgulayıcıydı. O an, boğazıma bir yumru oturdu. Cevap vermek istedim ama kelimeler dilimin ucunda dondu kaldı. Siyah kapüşonlu kazağımın içinde kendimi saklamak, görünmez olmak istiyordum. Oysa Defne’nin gözleri her şeyi görüyordu; geçmişimi, pişmanlıklarımı, kırık dökük hayallerimi.

Küçükken annem bana hep, “Kızım, hayat bazen sana ne verir bilmiyorsun. Ama ne olursa olsun, dimdik duracaksın,” derdi. Annemin bu sözleriyle büyüdüm; ama şimdi aynada gördüğüm kadının dimdik durduğunu söylemek yalan olurdu. Saçlarımı kısa kestirdiğimde, sanki eski benliğimden bir parça daha kopmuştu. Herkes yeni saç stilimi övdü; “Çok yakışmış,” dediler. Ama kimse içimdeki fırtınayı göremedi.

Defne’nin babası, Serkan, hayatımdan sessizce çıkıp gittiğinde Defne henüz üç yaşındaydı. O günden beri tek başıma ayakta kalmaya çalıştım. Ailem, özellikle babam, bu ayrılığı asla kabullenemedi. “Bir kadın kocasız ne yapar?” diye bağırmıştı bana ilk öğrendiğinde. O gece evden kovulmuştum; Defne’yi kucağıma alıp annemin evine sığınmıştım. Annem sessizce gözyaşı dökmüş, bana sarılmıştı. O günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, annemle birlikte yaşarken hem çalışıp hem Defne’yi büyütmeye çalıştım. Her sabah işe gitmeden önce Defne’nin saçlarını örer, ona sıkıca sarılırdım. İş yerinde ise sürekli dedikoduların hedefindeydim. “Bak, kocasız kadın,” diye fısıldaşan komşuların bakışları hâlâ aklımda. Ama en çok da Defne’nin okulda yaşadıkları canımı yakardı. Bir gün eve ağlayarak geldi; “Anne, arkadaşlarım babamın neden olmadığını soruyor,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı.

Defne büyüdükçe aramızdaki mesafe de büyüdü. Ergenlik çağında bana isyan etmeye başladı. “Senin yüzünden babam yok!” diye bağırdığı o geceyi asla unutamam. Oysa Serkan’ın gidişi benim suçum değildi; ama ona anlatamadım. Herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir sır vardı aramızda: Serkan’ın başka bir kadına aşık olması… Bunu Defne’ye söyleyemedim; çünkü onu korumak istedim. Ama belki de en büyük hatam buydu.

Bir gün işten eve döndüğümde annemi yerde baygın buldum. Kalp krizi geçirmişti. Hastanede geçen uzun gecelerde Defne ile baş başa kaldık. O anlarda birbirimize daha çok yaklaştık; ama annem gözlerini açmadan bu dünyadan göçtü. Annemin cenazesinde babamla yıllar sonra ilk kez göz göze geldim. Gözlerinde hâlâ öfke vardı; ama bir damla yaş süzülüyordu yanaklarından.

Cenazeden sonra Defne ile baş başa kaldık. Ev sessizdi; annemin sesi artık yankılanmıyordu duvarlarda. Bir gece Defne yanıma geldi ve sessizce sordu: “Anne, gerçekten mutlu musun?” O an ağlamaya başladım; yıllardır tuttuğum gözyaşları sel oldu aktı. Defne bana sarıldı ve ilk kez birlikte ağladık.

Zaman geçti, Defne üniversiteyi kazandı ve başka bir şehre gitti. Ev daha da sessizleşti. Her sabah aynada kendime bakarken saçlarımı tarıyor, siyah kapüşonlu kazağımı giyiyordum. Bir gün Defne’den bir mesaj geldi: “Anne, seninle gurur duyuyorum.” O mesajı okuduğumda içimde bir umut filizlendi.

Geçen hafta Defne ziyarete geldi ve birlikte fotoğraf çektik. O fotoğrafı sosyal medyada paylaştı; altına “Dünyanın en güçlü kadını” yazdı. Fotoğrafın altına gelen yorumlarda herkes saç stilimi ve gülüşümü övdü; ama kimse o gülüşün ardındaki acıyı bilmiyordu.

Bir akşam Defne ile balkonda otururken bana döndü ve dedi ki: “Anne, senin hikayeni yazmak istiyorum.” O an içimde yıllardır sakladığım sırların ağırlığını hissettim. Belki de artık konuşmanın zamanı gelmişti…

“Defne,” dedim titrek bir sesle, “Bazen insan en çok sevdiklerinden saklanır.”

Şimdi düşünüyorum da… Acaba hayatımızdaki en büyük yükler, konuşamadıklarımız mı? Siz hiç sevdiklerinizden sır saklamak zorunda kaldınız mı?