Kalanlar İçin Yaşamak: Bir Emeklinin Sessiz Çığlığı

“Yine mi aynı saatte çıkıyorsun baba?” diye seslendi kızım Elif, telefondan. Sesi uzak, aramızdaki mesafe kadar soğuktu. “Alışkanlık işte,” dedim, ceketimi giyerken. Kapının menteşesi gıcırdadı; bu ses, yıllardır bana sabahın başladığını hatırlatıyor. Apartmanın dar koridorunda yankılanan adımlarım, sanki hayatımın boşluğunu doldurmak ister gibi ağır ağır ilerliyordu.

Emekli olduktan sonra zamanın anlamı değişti. Önceden her şey bir telaş içindeydi; işe yetişmek, çocukları okula bırakmak, market alışverişi… Şimdi ise günler birbirinin aynısı. Eşim Gülseren’i kaybedeli beş yıl oldu. O gittiğinden beri evin duvarları daha soğuk, odalar daha sessiz. Çocuklarım Elif ve Murat ise kendi hayatlarına daldılar. Elif Almanya’da yaşıyor, Murat ise İzmir’de bir şirkette çalışıyor. Arada sırada ararlar ama seslerinde hep bir acelecilik, bir mesafe var.

Her sabah saat 7:45’te çıkıyorum evden. Ne bir işim var, ne de bekleyen biri. Ama vücudum alışmış; sanki o eski günlerdeki gibi bir amaç arıyor. Apartmanın önündeki küçük parkta oturup gelen geçeni izliyorum. Mahallede her şey değişiyor; yeni binalar yükseliyor, eski komşular taşınıyor ya da göçüp gidiyor. Ben ise burada, bu eski apartmanda kalmaya devam ediyorum.

Bir sabah parkta otururken yan bankta oturan Ayşe Teyze ile göz göze geldik. O da yalnız; kocası geçen yıl vefat etmiş. “İnsan yaşlandıkça yalnızlığı daha çok hissediyor,” dedi bana. “Çocuklar arıyor mu?” diye sordu. Başımı salladım, “Arıyorlar ama… Sadece seslerini duyuyorum, yanımda değiller.”

O gün eve dönerken apartmanın girişinde yeni taşınan genç bir çiftle karşılaştım. Selam verdim ama yüzüme bile bakmadılar. İçimde bir burukluk oluştu; eskiden komşuluk başkaydı. Gülseren sağken akşamları komşularla çay içer, sohbet ederdik. Şimdi ise herkes kendi dünyasında.

Bir akşam Elif aradı. “Baba, neden hala o eski evde oturuyorsun? Gel buraya, Almanya’ya taşın. Burada daha iyi bakılır sana.”

Sustum. O an içimde fırtınalar koptu. Yabancı bir ülkede, yabancı bir dilde, yabancı insanlarla… Ben burada doğdum, burada büyüdüm, burada sevdim ve kaybettim. “Burası benim evim,” dedim sessizce.

Elif’in sesi titrek çıktı: “Ama burada yalnızsın baba… Biz de uzaktayız.”

“Yalnızlık bazen insanı öldürmez de, içini kemirir,” dedim ona. “Ama anılarım burada. Gülseren’in sesi bu duvarlarda yankılanıyor hâlâ.”

Bir gün Murat geldi ziyarete. Eve girer girmez gözleriyle eşyaları taradı. “Baba, bu koltuklar ne zamandan beri burada? Şu halıyı da değiştirelim artık.”

Sinirlendim: “Her şeyi değiştirmek zorunda mıyız? Burası benim evim!”

Murat sustu, gözlerini kaçırdı. Sonra yavaşça yanımdaki sandalyeye oturdu. “Baba… Annemi çok özlüyorum,” dedi.

İçimde bir şeyler kırıldı o an. Elini tuttum; ilk defa yıllar sonra göz göze geldik ve ikimiz de ağladık.

O günden sonra Murat daha sık aramaya başladı. Elif de her hafta görüntülü konuşma yapıyor artık. Ama yine de akşam olunca evin sessizliği üzerime çöküyor.

Bir gün apartmanda yangın çıktı. Gece yarısıydı; duman kokusuyla uyandım. Kapıyı açtığımda koridorda bağırışlar vardı. Genç komşu çift panik içinde kapımı çaldı: “Amca! Yardım edin!”

O an yılların yorgunluğunu unuttum; hemen yangın merdivenine yönlendirdim onları. Diğer komşuları da uyandırdım. İtfaiye geldiğinde herkes dışarıdaydı.

O gece herkes birbirine sarıldı; yabancılık kalmadı aramızda. Genç çift bana teşekkür etti: “Siz olmasaydınız belki de fark etmezdik.”

O günden sonra apartmanda bir şeyler değişti. Komşular selam vermeye başladı, bazen akşamları kapımı çalıp çay içmeye geldiler.

Ama yine de geceleri pencereden dışarı bakarken Gülseren’in yokluğunu hissediyorum. Onun sesi hâlâ mutfakta yankılanıyor gibi geliyor bana.

Hayat devam ediyor ama içimde hep bir eksiklik var. Kalanlar için yaşamak zor; gidenler ardında büyük boşluklar bırakıyor.

Şimdi soruyorum size: İnsan ne zaman gerçekten yalnız kalır? Kendi evinde bile yabancı hissetmekten daha acı ne olabilir ki?