Geç Gelen Anneliğin Gölgesinde: Sevgiyle Akıl Arasında Sıkışmış Bir Hayat
“Elif, yine mi Efe’nin peşindesin? Çocuk nefes alsın biraz!” diye bağırdı annem mutfaktan. O an elimdeki tabak titredi, neredeyse yere düşürüyordum. Efe salonda, halının üstünde arabalarıyla oynuyordu. Gözüm ondan bir an bile ayrılmıyor; sanki bakmazsam başına bir şey gelecekmiş gibi. Annemle babam, üç gündür bizde kalıyorlar. Eşim Serkan ise işten yeni gelmiş, yorgun argın koltuğa yayılmıştı. Herkesin gözü üzerimdeydi, sanki yanlış bir şey yapmamı bekliyorlardı.
Kırkına merdiven dayamışken anne olmak… Kimse bunun ne demek olduğunu bilmiyor. Yıllarca hastane koridorlarında umutla bekledim, her ay yeni bir hayal kırıklığı yaşadım. Herkesin çocukları olurken ben sadece başkalarının mutluluğunu izledim. Sonunda Efe doğduğunda, içimdeki boşluk doldu sandım. Ama şimdi başka bir boşluk var: Sürekli yanlış yapıyormuşum gibi hissetmek.
Serkan geçen akşam, “Elif, Efe’ye fazla düşkünsün. Her istediğini yapıyorsun, bu çocuk böyle büyürse ileride çok zorlanır,” dediğinde içimden ağlamak geçti. Ama sustum. Çünkü onun ne hissettiğini bilmiyor olamazdım; o da yıllarca baba olmayı bekledi. Ama annelik başka… Bunu anlatamıyorum kimseye.
O gece Efe ateşlendi. Sabaha kadar başında bekledim. Annem, “Çocuğu bu kadar pamuklara sararsan tabii ki hastalanır,” dediğinde içimde bir şeyler koptu. Oysa ben sadece iyi bir anne olmaya çalışıyordum. Kendi annem bile bana güvenmiyordu sanki.
Bir sabah Efe kahvaltıda sütünü döktü. Annem hemen atıldı: “Bak işte, her dediğini yaptığın için böyle oluyor! Biraz disiplinli olsan…” Sözünü bitiremeden gözlerim doldu. Serkan sessizce bana baktı; aramızda görünmez bir duvar vardı artık.
Bir gün Efe parka gitmek istedi. Hava soğuktu ama dayanamadım, giydirip dışarı çıkardım. Parkta başka anneler vardı; hepsi genç, hepsi enerjik… Onların yanında kendimi yaşlı ve yorgun hissettim. Bir kadın bana yaklaşıp, “Efe çok tatlı, kaç yaşında?” diye sordu. “Üç,” dedim utangaçça. “Siz de bayağı geç anne olmuşsunuz galiba?” dedi gülümseyerek. İçimdeki yara yeniden kanadı.
O akşam Serkan’la tartıştık. “Elif, bak herkes aynı şeyi söylüyor. Efe’yi çok şımartıyorsun. Biraz kendi haline bırak.”
“Senin için kolay! Sen işe gidiyorsun, ben bütün gün onunlayım! Onu kaybetmekten korkuyorum Serkan! Yıllarca bekledim, şimdi bırak diyorsun!”
Serkan sustu. Gözlerinde hem öfke hem de çaresizlik vardı.
Gece Efe uyurken odasına girdim, başını okşadım. “Sana iyi bir anne olabiliyor muyum?” diye fısıldadım. Cevap yoktu tabii… Ama içimdeki suçluluk büyüyordu.
Bir gün annemle mutfakta yalnız kaldık. “Elif,” dedi yumuşak bir sesle, “ben de seni büyütürken çok korktum hata yapacağım diye. Ama çocuklar hata yaparak büyür. Sen her şeyini kontrol edemezsin.”
Ağladım o gün annemin omzunda. Yıllardır tuttuğum gözyaşları aktı gitti.
Ama ertesi gün yine aynı döngü… Efe yere düştü, hemen koştum kaldırdım. Serkan gözlerini devirdi: “Bırak kendi kalksın!”
Bir gece Efe ateşler içinde kıvranırken hastaneye koştuk. Doktor bana döndü: “Anneler bazen fazla koruyucu olabiliyorlar ama çocuklar da kendi bağışıklıklarını geliştirmeli.” O an anladım ki kimse beni anlamıyor; herkesin bir fikri var ama kimse benim korkularımı bilmiyor.
Bir sabah Efe’nin anaokulunda veli toplantısı vardı. Öğretmeni bana yaklaşıp, “Efe çok hassas bir çocuk, bazen arkadaşlarıyla paylaşmakta zorlanıyor,” dediğinde yine suçluluk hissettim. Acaba ben mi böyle yaptım onu? Onu çok mu korudum? Yoksa geç yaşta anne olmanın getirdiği endişeler mi bulaştı ona?
Akşam eve döndüğümde Serkan salonda oturuyordu. Yanına oturdum, sessizce elini tuttum.
“Serkan… Ben bazen çok korkuyorum biliyor musun? Onu kaybetmekten, ona yetememekten… Belki de haklısınız; fazla koruyorum onu.”
Serkan ilk defa yumuşadı: “Elif, sen iyi bir annesin. Ama bazen bırakmamız lazım… Hem kendimiz hem de Efe için.”
O gece uzun zaman sonra ilk defa rahat uyudum.
Ama ertesi sabah yine aynı endişelerle uyandım… Çünkü annelik böyle bir şeydi işte; her gün yeniden başlamak, her gün yeniden korkmak ve sevmek…
Şimdi size soruyorum: Siz hiç geç yaşta anne ya da baba oldunuz mu? Ya da ebeveynliğin getirdiği bu suçluluk duygusuyla nasıl başa çıkıyorsunuz? Yoksa hepimiz biraz fazla mı korkuyoruz?