Yirmi Yıllık Evliliğin Eşiğinde: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Halil! Ben de insanım, ben de yoruluyorum!” diye bağırdım o gece. Sesim titriyordu, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Halil ise karşımdaki koltukta, annesinin eski yün şalını dizlerine çekmiş, bana öylece bakıyordu. Yirmi yıllık evliliğimizin en ağır gecesiydi bu.
“Sen nasıl bir insansın, Zeynep? Annemiz bu haldeyken onu huzurevine mi göndereceğiz? Ben senden bunu beklemezdim.”
O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır sustuğum, sineye çektiğim her şey bir anda dilime döküldü. “Halil, ben yirmi yıldır bu evde hem çocuklara hem sana hem de annene baktım. Senin annen, benim de annem oldu ama artık gücüm kalmadı. Annene bakmak için işimi bıraktım, sosyal hayatımı unuttum. Kendi anneme bile ayda bir zor uğrayabiliyorum. Sen ise akşamları eve gelip televizyonun karşısına geçiyorsun. Bir gün olsun bana ‘Zeynep, yoruldun mu?’ diye sordun mu?”
Halil’in gözleri doldu ama yine de inatçılığından vazgeçmedi. “Benim annem sana emanet. Senin görevin bu!”
O gece sabaha kadar ağladım. Oğlum Emir ve kızım Elif odalarına çekilmiş, kapı aralığından annelerinin hıçkırıklarını dinliyordu. Sabah olduğunda Halil valizini hazırlamıştı bile.
“Ben annemi alıp ablamlara götüreceğim. Sonra da avukata gideceğim. Bu evlilik burada bitti.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Yirmi yıl boyunca biriktirdiğim her şey, bir valize sığacak kadar değersiz miydi? Oysa ben bu evliliğe gençliğimi, hayallerimi, hatta sağlığımı vermiştim.
Kayınvalidem Fatma Hanım, son iki yıldır hızla kötüleşiyordu. Alzheimer teşhisi konmuştu; bazen beni kendi kızı sanıyor, bazen de yabancı biri gibi korkuyordu benden. Geceleri uykusunda bağırıyor, gündüzleri ise eşyaları saklayıp sonra da beni suçluyordu. Halil’in ablası Gülseren ve küçük kardeşi Murat ise haftada bir uğrayıp “Kolay gelsin Zeynep abla” deyip gidiyorlardı. Herkesin yükü benim omuzlarımdaydı.
Bir gün Elif yanıma geldi, gözleri dolu doluydu: “Anne, babam bizi bırakacak mı?”
Kızımı kucağıma aldım, saçlarını okşadım: “Bazen insanlar birbirini anlamakta zorlanır kızım. Ama ben hep yanındayım.”
O hafta boyunca evde bir sessizlik hâkimdi. Halil arada uğrayıp annesinin ilaçlarını kontrol ediyor, bana ise tek kelime etmiyordu. Bir gün kapı çaldı; Gülseren elinde poşetlerle gelmişti.
“Zeynep, Halil çok üzgün. Ama annemizi huzurevine veremeyiz ki! Komşular ne der? Mahallede herkes konuşur.”
İçimden bir kahkaha atmak geldi ama sadece başımı salladım. “Komşular konuşmasın diye ben mi öleyim Gülseren?” dedim sessizce.
O akşam Halil eve geldiğinde sofrayı hazırlamıştım ama kimse konuşmuyordu. Bir ara Halil başını kaldırdı: “Zeynep, kararın kesin mi?”
Gözlerinin içine baktım: “Evet Halil. Ben artık bu yükü tek başıma taşıyamam. Ya birlikte çözüm buluruz ya da herkes kendi yoluna gider.”
Ertesi gün Halil evi terk etti. Çocuklar perişandı. Emir odasına kapanıp saatlerce bilgisayar başında oturuyordu; Elif ise sürekli bana sarılıyordu.
Bir hafta sonra kayınvalidemin durumu daha da kötüleşti. Gece yarısı banyoda düştü ve kalçasını kırdı. Hastaneye kaldırdık; doktorlar uzun süreli bakım gerektiğini söyledi. Halil ve kardeşleri hastane koridorunda tartışmaya başladılar.
“Benim işim var, çocuklarım küçük!” dedi Murat.
“Benim de evim dar, iki çocukla annemi nasıl alayım?” dedi Gülseren.
Halil ise sessizdi; gözleriyle benden yardım ister gibiydi ama ben başımı çevirdim.
O an anladılar ki, yıllardır üstüme yıktıkları yük artık taşınamaz hale gelmişti.
Fatma Hanım taburcu olduğunda, ailece bir huzurevine gitmeye karar verdik. Huzurevi müdürüyle konuşurken Halil’in elleri titriyordu; ben ise ilk defa hafifledim.
Eve döndüğümüzde Halil bana yaklaştı: “Zeynep… Belki de sana haksızlık ettik.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım: “Belki de Halil… Ama bazı şeyler çok geç fark ediliyor.”
Boşanma davası açıldı; çocuklar için ortak velayet kararı alındı. Hayatımda ilk defa kendime ait bir zamanım oldu. Sabahları kahvemi balkonda içiyor, kitap okuyabiliyordum.
Ama içimde hâlâ bir yara vardı: Neden kadınların emeği hep görünmez oluyor? Neden ailedeki tüm yük kadının omuzlarına bırakılıyor? Benim gibi kaç Zeynep daha var bu ülkede?
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir kadının sınırlarını kim belirler? Yorumlarınızı bekliyorum…